Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, Bizim
dergahımız, umitsizlik dergahı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim Ben Hz.Muhammed'in ayağının
tozuyum Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim...
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız Bizim mezarımız
ariflerin gönüllerindedir...
Dinle Ney'den nasıl şikâyet eder?
Ayrılıklardan hikâyet eder:
Koptuğumdanberi kamışlıktan ben,
Ağlar kadın - erkek inleyişimden.
İsterim hasretle doğranmış yürek:
Derdimi dökeyim feryat ederek.
Aslından kopup da ayrı kalanlar
Gene o kavuşma gününü arar.
Her mecliste geldim ben âh-ü zâra,
Eş oldum bedbahta ve bahtiyara.
Her kim sandı ki bana oldu yâr,
Lâkin aramadı bende ne sır var?
Sırrım, feryadımdan değildir uzak,
O nuru yok sanır lâkin göz, kulak.
Gizli değildir can tene, ten cana
Canı görmek için izin yok sana.
Yel değil ateştir bu Ney'in sesi,
Kimde bu ateş yok, sönsün nefesi.
Aşkın ateşidir ki Ney'e düştü.
Âşkın coşmasıdır ki meye düştü.
Yardan ayrılanın Ney gönül sesi,
Perdemizi yırttı O'nun perdesi.
Ney gibi panzehir var mıdır böyle,
Hem uygun, hem düşkün, kim gördü söyle?
Ney kanlarla dolu yolları söyler,
Ney, Mecmûn âşkını hikâye eyler.
Bu aklı kim anlar bîhuştan gayrı?
Dile mahrem var mı kulaktan ayrı?
Günler gam içinde vakitsiz soldu.
Günler yanışların yoldaşı oldu.
Sen varsın, günlerim ne gam, gittiyse,
Sen kal, temizlikle eşi yok kimse.
Balıktan gayrisi suyuna kandı
Nasipsizin gönlü gecikip yandı.
Pişkinin halini hiç anlar mı ham?
Söz kısa gerektir imdi vesselâm..
BOZKIRLILAR VAKFI
Hz. Mevlana
Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de,
kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi, ona, daha pek genç iken Konya’da
ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu isim Şems-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren
Mevlana’yı sevenlerce kullanılmış; Adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu
demektir. Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum denilen Anadolu
ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi
ve nihayet türbesinin orada olmasındandır. Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da
bulunan, eski büyük Türk kültür beldesi Belh’tir Mevlana’nın Doğum tarihi ise (6 Rebiu’l Evvel,
604) 30 Eylül 1207’dir. Bazı araştırmacıların tespitine göre, O’nun doğum tarihi
1182’dir. Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı
Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi,
Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultanü’l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı
ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’dir. Eflaki
ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden
sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyuddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana’nın
sevgi yolunda gidenler eserinde Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte
Hz. Muhammed (SAV)’in torunu Hz. Hüseyin’e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hz. Muhamed (SAV)’in seçilmiş
dört dostundan ilki Hz. Ebu Bekir Sıddık’a ulaştığını kaydediyorlar. Babası
Bahaeddin Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti Bahaeddin Veled, 1150’de Belh’de doğmuş, babası
ve dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin Kübra (?-1221)’dan da feyz almıştır. Bahaeddin
Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi. İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen
uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek
üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı, devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi Kaynakların
ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hz. Muhammed (SAV)’in manevi işaretiyle, Bahaeddin
Veled’e Sultanü’l-Ulema ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Bu
ünvanın verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok adetleri
vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı
olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek, halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layık
oldukları birer ünvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karşı saygı duygularını
gösteren parlak bir delildir. Hatta anane gereğince imzaların üstünde bu ünvanları kullanmaya mecburdurlar.
Onlar kazandıkları bu ünvanları kendileri için manevi bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur
duymazlardı. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzre, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle
namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; Pazartesi günleri de bütün halka va’z ederdi. Va’zı
esnasında umumuyetle, Yunan filozorlarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve: “Semavi
(Allah’dan olan, ilahi) kitaplarını arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine
alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümidi olur.” “Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem`in yürüyüşünden
daha iyi yürüyüş; yolundan daha doğru yol görmedim” derdi. Hz. Mevlana`nın Babası ile Belh`ten
Çıkışları ve Konya`ya Gelişleri. Araştırmacılar, Bahaeddin Veled’in Belh’ten
göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını göstermektedirler. Sultanü’l-Ulema, aile ve dostlarıyla,
Belh şehrini 1212, 1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur’a uğradı.
Göç kervanıyla Bağdat’a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını
ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled şu manidar
cevabı verir. “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’tan başka kimsede kuvvet ve
kudret yoktur.” Bu söz, şeyh Şehabeddin Sühreverdi (1145-1235)’ye ulaştığında:
“Bu sözü Belh’li Bahaeddin Veled’den başkası söyleyemez.”dedi. Samimiyetle ve muhabbetle
karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca şeyh Sühreverdi, katırından
inip nezaketle Bahaeddin Veled’in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled, Bağdat’ta
üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka’be’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten
sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Bahaeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlana olduğu
halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya, oradan Erzincan’a oradan Karaman’a uğradılar.
Karaman’da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya’yı seçip oraya yerleştiler. Göç Yolunda
Hz. Mevlana’ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar Belh’i terk ettikten sonra Bağdat’a doğru
yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur’a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin Attar
(1119-1221,1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlana’nın nasiyesindeki
(alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-Name adlı eserini hediye eder ve babasına da “çok geçmeyecek ki,
bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.” der. Sultanü’l-Ulema,
Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber
Muhyiddin İbnü’l Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultanü’l-Ulema’nın arkasında
yürüyen Mevlana’ya bakarak: “Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!” demiştir. Hz.
Mevlana’nın Evlenmesi Karaman’da bulundukları 1225 tarihinde Mevlana, babasının buyruğu
ile, itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı
Gevher Banu ile evlendi. Hz. Mevlana’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle İlgili
Yorumu Hak Teala’nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddık-ı
Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk, bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu
ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah’ın aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizdirler.
Sebeblerin hakiki yaratıcısı Allahi hoş bir lütufta bulundu. Sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak
bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi. Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni
(Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (Altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi
vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten
olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar. Hz. Mevlana’nın Konya’daki Hayatı Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız
Bahaeddin Veled, Mevlana’nın ilk mürşididir. Yani Mevlana,ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce
hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek bir itibar ve şöhrete
sahip olan Bahaeddin Veled, Selçukluların Sultanı Alaaddin Keykubat’tan yakın alaka ve sonsuz hürmet
görür. Bahaeddin Veled ,3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş şehri Konya’yı şereflendirip
yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddeti: 1219-1236),
sarayında Bahaeddin Veled’in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte
onun manevi terbiyesi altına girdi. Sultanu’l-Ulema’ya gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu
hayranlıkla şöyle över: “Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe
gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, benden korkup titrerken ben , bu adamdan korkuyorum; ya Rabbi bu ne hal? İyice
inandım ki O, nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur.” Dünya sultanına hükmeden, eşsiz
Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi
aleme göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultanu’l-Ulema,sadece
duygu ve düşüncelerini açıkladı, şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini yetiştirdi
ve onları daima aydınlattı. Maarif, Bahaeddin Veled meclislerindeki anlattıklarından va’z ve
nasihatlarının bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydana gelmiş tasavvufi,
ahlaki bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslubu ile birinci derecede tasavvufi bir eser olan Maarif, hem kitabın
kendi açısından , hem de Mevlana üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır. Bahaeddin
Veled,in irtihalinde Mevlana yirmi dört yaşında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün
halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti. Mevlana, babasından sonra, Seyyid Burhaneddin
ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi
Seyyid Burhaneddin Konya’ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altına girdi. Seyyid Burhaneddin, mertebesi
çok yüksek, bir kamil mürşid idi. Kendisine daima kalplerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid
Sırdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp
dolaştırdığı, Mevlanaya dedi ki .”Bilginde eşin yok, seçkinsin Ama baban hal (manevi makam)
sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç onun sözlerini iki elinde kavramışsın; fakat benim gibi onun
haliylede sarhoş ol. Böylece de ona tam mirascı kesil; cihadına ışık saçmada güneşe benze.
Sen zahiren babanın mirascısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak bana uy.” Mevlana
babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle,
Seyyid Burhaneddin’i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl
ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşid’in kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için
gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kamil
arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu,
mana sultanı oldu. Nitekim, Mesnevi’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının
ifadesidir: “Piş ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.” Kendinden
kurtuldun mu, tamamiyle burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin. Hz. Mevlana’nın Konya Dışına
Seyahati Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in izniyle Halep’e gitti.
Haleviyye Medresesi’nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin’den
ders aldı. Mevlana, Helep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçti. Burada, ilmi incelemeler
yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam’daki alimlerle tanışıp, onlarla
sohbet etti. Eflaki’ye göre Mevlana, Şam’da Şems-i Tebrizi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme
kısa bir müddettir ve şöyle cerayan etmiştir: Şems-i Tebrizi, bir gün halk arasında, Mevlana’nın
elini yakalayıp öper ve ona: “Dünyanın sarrafı beni anla!” diye hitap eder ve kaybolur. İşte
bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek ve Mevlana
ile içli dışlı sohbet edecektir. Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya’ya
dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin’in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı.
Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek
suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp öptü;
takdir ve tebrikle: “Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği
bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ;
bu suret aleminin ölülerini kendi mana aşkınla dirilt.”dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid
Burhaneddin, daha sonra, Mevlana’dan izin alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür.
(1241, 1242). Türbesi Kayseri’dedir. Mevlana, Seyyid Burhaneddin’in Konya’dan ayrılışından
sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak
beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi ve
onbinden çok müridi vardı. Hz. Mevlana’nın Dostları, Halifeleri Şems-i Tebrizi Bu zatın
adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186’dır. Tebrizli Melekdad oğlu Ali’nin oğlu
olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanın yegane Şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebu Bekir
Sellebaf (selle ve sepet örücüsü)’a intisap etti ve onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems,
ulaştığı manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı.
Senelerce, takati tükenircesine birçok yerler dolaştı; zamanın arifleriyle görüştü. Bu arifler, mana alemindeki
uçuşundan kinaye olarak Şems’e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir. Şems,
ta çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine ilahi aşka dalarak yaşayan
bir şahsiyettir. Şems, kendini ruhen tatmin edecek seviyede bir hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde
bir sohbet arkadaşı arayan kamil velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek
bir dost arayan Şems’in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah’ın tecellilerine
gömülüp mest olmuş bir halde münacatında : “Ey Allah’ım ! Kendi , örtülü olan sevgililerinden
birini bana göstermeni istiyorum.” diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde
bulunan, Belh’li Sultanü’l-Ulema’nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu
ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya’ya geldi. Hz. Şems ile Hz.
Mevlana’nın Buluşmaları Mevlana, ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, nihayet buluştular;
görüştüler. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle
Hakk’a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: “Ansızın
Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı.
Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlanayı şaşılacak bir aleme çağırdı,
öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap.” Hz. Mevlana’nın Maşukluk Mertebesine Erişmesi Bu
Hususu Sultan Veled şöyle açıklar: “Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o,
maşukluk durağıdır. Aleme bu maşukluk durağına dair haber gelmemiş; bu durakta
bulunanların ahvalini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin’i
aşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan. Maşukluk mertebesine eriştirmiştir.
Esasen Mevlana, ezelde, maşukluk denizinin incisiydi; herşey döner, aslına varır.” Hatırlara
gelebilecek, “Şems mi Mevlana’yı aradı; Mevlana mı Şems-i” sorusuna cevap verebiliriz: Şems,
Mevlana’yı Mevlana da Şems’i aramıştır. Şems Mevlana’ya aşık
ve taliptir; Mevlana da Şems’e aşık ve taliptir. Çünkü aşık, aynı zamanda maşuk;
maşuk aynı zamanda aşıktır. Mevlana der ki: “Dilberler (gönül alıp götüren, manevi
güzeller), aşıkları, canla başla ararlar.. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır. Kimi
aşık görürsen bilki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği
cihetle maşuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar.” Mevlana, manevi yolculuğunu,
olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır: “Hamdım, piştim, yandım.” Mevlana’nın
pişmesi, babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’in feyizli nefesleriyle; yanması
da Şems’in nurlu aynasında gördüğü kendi ğüzelliğinin aşk ateşiyledir. Mevlana,
Şems ile Konya’da buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlana’ya
ayna oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşşiz güzelliğine aşık oldu.
Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı. Mevlana’nın
Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür);
çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü.
Şems ona bir nesim oldu. Mevlana zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği
yaptı. Şems ile Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim: Şems, Mevlana’yı
ateşledi ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı. Hz. Şems’in
Konya’dan Ayrılışı Şems ile buluşan Mevlana, artık vaktini Şems’in
sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişti. Şems’in
cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki
mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi
ve Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen, Konya’dan Şam’a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe). Hz.
Şems’in Konya’ya Dönüşü Şems’in ayrılığından derin bir ıstıraba
düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığındaki
kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled, kaflesiyle Şam’a vardı. Şems’i
buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte Şems’e sundu. Şems: “Muhammed-i
tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?”
diyerek, Mevlana’nın davetine icabet etti ve 1247’de, Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya döndü. Şems-i
Tebrizi Hazretleri’nin Kayboluşu Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da
hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems’in şerefine ziyafetler verildi. Sema
meclisleri tertip edildi. Fakat huzurlu, muhabbettle, dostluk içinde geçen günler uzun sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı
durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden
sevginin uçup gittiğini, akılarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya
uğraştıklarını bildi. Sultan Veled’e dedi ki: “Gördün ya, azgınlıkta yine
birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlana’nın huzurundan beni ayırmak,
uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öyle bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu
bilemeyecek. aramaktan acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamıyacak. Böyle birçok yıllar geçecek
de yine izimin tozunu bile göremeyecek.” İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248
tarihinde, Konya’dan ansızın gidip kayboldu. Şems’in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten
onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan
yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir
gün, bir adam, Şems-i Şam’da gördüm, diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi
ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber
yalandır, o Şems’i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir: “Evet,
onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer doğru haber verseydi, canımı verirdim.” Hz.
Mevlana’nın Konya Dışına İkinci Çıkışı Mevlana, Şems’i çok
aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için
iki kere Şam’a gitti. Yine Şems-i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle
beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in
ifadesiyle Mevlana, Şam’da suret bakımından Tebrizli Şems-i bulamadı ama, mana yönünden onu,
kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: “Beden
bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! İster
onu gör, ister beni. Ben oyum o da ben.” Konyalı Kuyumcu Şeyh Selahaddin Hazretleri Yağıbasan’ın
oğlu Konya’lı Zerkub (Kuyumcu) diye tanınan şeyh Selahaddin Feridun, Konya civarındaki bir
gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ümmi olarak bilinen Şeyh Selahaddin, gençliğinde
Seyyid Burhaneddin’in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış,
kamil bir insandır. Ayrıca Şems’in sohbetlerinde de bulunmuş , ondan feyz almıştır. Şeyh
Selahaddin, kuyumcu dükkanında altın varak yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle
uğraşırdı. Şeyh Selahaddin’in, Mevlana ile tanışması ta Seyyid Burhaneddin’in
manevi terbiyesi altına girdiği tarihte başlar; fakat bütün sevgilerden tamamen vazgeçip Mevlana’ya manen
bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hadisedir. Mevlana bir gün şeyh
Selahaddin’in Kuyumcular çarşısındaki dükkanının önünden geçmektedir. İçerde varak yapmak
için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden
çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek iradesi
elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aşka dalarak) Sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlana’nın
Sema ettiğini gören Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini anlayınca,
altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek
kendisi de dışarı fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır. Hz. Mevlana’nın,
Şeyh Selahaddin Hazretleri’ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlana, son Şam seyahatinde, mana yönünden
Şems’i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vazgeçti ve kendisine Şeyh Selahaddin’i dost
ve hemdem olarak seçti. Mevlana, Şems’e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının
aynısını Şeyh Selahaddin’e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana, Allah’ın
cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat
uğraşmamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin
etmiştir. İşte Şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlana, Şeyh
Selahaddin’e yalnız manevi bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında:
“Benim sağ gözüm” diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun’u, oğlu Sultan Veled’e almak
suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu. Şeyh Selahaddin Hazretleri’nin Olgunluğu Mevlana’nın,
Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana’nın Şeyh Selahaddin’e gösterdiği
yakınlığa hased etmeye başladılar. Şeyh Selahaddin’i, ü mmidir diye, yüksek irşad
makamına layık görmüyorlardı. Şems’e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar. Kendisine
kötü düşümce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selahaddin: “Mevlana, beni yalnızca herkesten
üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşüm yok, ben bir aynayım. Mevlana,
bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O, kendi güzelim yüzüne aşık; bundan başka bir fikre
düşmek, kötü bir şey.” Diyerek, kemal ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü) göstermiştir. Mevlana
ile Şeyh Selahaddin, on yıl birbirleriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet ettiler; ayrılık mahmurluğunu
tadmadan, visal aleminde safalar sürdüler. Nihayet Şeyh Selahaddin hastalandı ve ebedi aleme göçtü (1259). Çelebi
Hüsameddin, vaktiyle Konya’ya göçmüş bir soylu ailendendir ve doğum yeri Konya’dır (1225). Çelebi
lakabını kendisine veren Mevlana’dır. Gençliğinin ilk yılarında, Ahilerin şeyhi
olan babasını kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamanın bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alaka
ve himaye gördüğü halde, bütün hizmetkarları ve arkadaşlarıyla, Mevlana’nın terbiyesinde yetişip
olgunlaşmış, kamil insan olmuştur. Mevlana’nın Çelebi Hazretleri’ni Kendisine Hemdem
ve Halife Seçmesi Mevlana, Şeyh Selahaddin’den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin’i
seçti ve dostlarına şöyle dedi: “Ona baş eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı
yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın ta içine ekin. O rahmet madenidir,
Allah nurudur.” Mevlana’nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled’in
diliyle: “Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi kesildiler. Şems’e ve Şeyh Selahaddin’e yapmış
oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden çelebi Hüsameddin’e
itaat ettiler.” Çelebi Hüsameddin on beş sene Mevlana’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlana’dan
sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlana’nın postunda oturdu. Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin’in
bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlana’ya
göre, hakikatler memesinden manalar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsameddin’dir. Mesnevi’sinde bu manaya işaretle
şöyle der: “Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı
olursa, va’zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde
bülbül kesilir. Kapımdan içeri, na-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir. Zararsız
ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki perdeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan
şeyler, gören göz için yapılır. Çengir zir (en ince) ve bam (en kalın) nağmeleri, nasıl olur
da sağır kulak için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı;
koku almayan için değil.” İşte İslami tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri
olan Mesnevi’yi Çelebi hüsameddin, Mevlana’nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır.
Mevlana’nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsalar, Risalesinde, Çelebi Hüsameddin’in
değerini şu cümlelerle belirtiyor: “Hakikatte Hudavendiğar hazretlerimizin tam mazharı Çelebi
Hüsameddin idi ve bütün Mesnevi-i Şerif onun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk
ehli, kendilerine bahşedilen mesnevi’nin yalnızca yazılması hususunda, kıyamete kadar Çelebi
Hüsameddin’e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler.” Mesnevi-i Ma’nevi’nin
Yazılışı Eflaki, Mesnevi’nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı
bahiste diyor ki: “Mevlana Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin’in cazibesi ile heyecanlar
içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi’yi söylemeye devam etti.
Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı.
Çelebi Hüsameddin de bunu süratle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlana’ya okurdu. Cilt tamamlanınca
Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.” Bu şekilde
dikkatlice 1259- 1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264- 1268 yılları
arasında sona erdi. Hz. Mevlana’nın Baki Aleme Göçüşü Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş
sene güzel demler, hoş sefalar sürdü. Bu müddet zarfında bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur
ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artık son
anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını
anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık
haberi Konya’da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya
geliyorlardı. Şeyh Sadrettin (?- 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana’ya geçmiş olsun demeye geldi
ve çok üzüldüğünü beyan edip: “Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin
yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz.”
Diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlana: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın
maşukuna kavuşmasını nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz.?”dedi. şeyh Sadrettin,
yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti. Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan
göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu.; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar,
ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın hanımı Mevlana’ya hitaben: “Ey Alemin
nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. Hüdavendiğar
Hazretleri’nin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması
lazımdı.” Mevlana’da cavaben: Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud’uz, bizim toprak
alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya
zindanında kalmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım?
Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hz. Muhammed (SAV)’in yanına döneceğimiz umulur.”
Dedi Hz. Mevlana’nın Tavsiye Ettiği Bir Dua Mevlana son demlerinde iken, dostu Siraceddin Tatari’yi
yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında
okumasını tavsiye etmiştir: “Ya Rabbi! Bana ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek,
seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü
artıracak bir sıhhat ver.” Ey Merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et. Hz.
Mevlana’nın Dostlarına Tavsiye Ettiği Dua Ya Rabbi! Bana, ne senin zikrini unutturacak, san şevkimi
söndürecek , seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü
artıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin merhametlisi merhametinle duamı kabul et. Hz. Mevlana’nın
Sabah Namazından Sonra Okudukları Dua Allah’ım kalbimi nurlandır, kulağımı nurlandır,
gözümü nurlandır, saçımı nurlandır, derimi nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır,
önümü nurlandır, ardımı nurlandır, altımı nurlandır, üstümü nurlandır, sağımı
nurlandır, solumu nurlandır, Allahım! nurumu artır, bana nur ver. Ey nurun nuru ey merhametlilerin merhametlisi
Allahım merhametinle beni nur et. Bu dua, ismi güzel, cismi güzel, teni güzel, canı güzel, ruhu güzel, huyu güzel
Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in dilindendir. Hz. Mevlana’nın Vasiyeti “Ben size, gizli
ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan
çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın
eziyet ve cefasına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşük kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem
sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı,
insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız
tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.” Şeb-i Arus İrfan ve sevgi güneşi
Mevlana, 5 Cemazelahir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriye
gülerek ebediyet aleminin semasına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler. Hz. Mevlana’nın
Cenaze Merasimi Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlana’nın
cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak,
onlara: “Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlana bizimdir, bizim imamımızdır,”
diyorlardı.Onlar da şu cevabı veriyorlardı: “Biz Musa’nın İsa’nın
, ve bütün peygamberlerin hakikatını onun sözünden anlayıp öğrendik. Kendi kitabımızda okuduğumuz
olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi müridi iseniz, bizde onun muhibbiyiz. Mevlana
Hazretleri’nin zatı, insanların üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir
.Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun buruyla aydınlanır. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe
ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüzmü?” Mevlana’nın vasiyeti üzerine Şeyh
Sadrettin, Mevlananın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayamayıp baygınlık
geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti. Hz. Mevlana’ya Yeşil Kubbe Mevlana’ya,
Yeşil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Emir Pervane’nin eşi (Sultan
II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un yardımlarıyla Çelebi Hüsameddin zamanında
yapıldı. Türbenin mimarı, Tebrizli Bedreddin’dir. Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar
da Mevlana’nın kabri üzerine, selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen,
büyük bir ceviz sanduka yapmıştır. Bu sanduka bugün, sultanü’l Ulema Bahaeddin Veled’in kabri üzerindedir. Hz.
Mevlana’nın Ölüm Hakkında Düşünceleri “Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı
mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit
şüpheye düşme. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem
işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık
deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın
elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret.
Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür
ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi
kova kuyu ya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta
ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun mekansızlık aleminin fezasındadır.” “Kardeş,
mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından
yaratmıştır. Ölsem,çürüsem bile, benim yine o aşkım.” Ölümümüzden sonra mezarımızı
yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin gönlündedir.
MEVLANANA'NIN ŞAHSİYETİ
Hz. Mevlana’ nın Tasavvufi Anlayışı Dış Görünüşü Mevlana, saramışlı
yüzlü ve ince vücutlu idi. Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardı;gözleri o kadar
keskin ve çekici idi ki. Kimse dikkatle bakamazdı. Mevlana, başına, bilginlere mahsus bir sarık sarar,
taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi bol, geniş
kollu bir hırka giyerdi. Şems’ in kaybolmasından kırk gün sonra , ömrünü sonuna kadar, beyaz
sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve yemen ile hint kumaşından yaptırdığı
fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi. Hz. Mevlana’ nın Tasavvufu Mevlana ‘nın
tasavvufu, hiçbir zaman bir bilgi sistemi yahut hayali bir idealizm değildir. Onu tasavvufu, irfan, tahakkuk,aşk
ve cezbe aleminde olgunlaşmadır. Mevlana, daima hayatın gerçeklerini görür, hayatın bütün gerçeklerini
kabul eder, ondan el etek çekmez miskinliği hayattan el etek çekmeyi reddeder; hayatı; hayatın içinde yaşatır.
Onun dünyayı tarifi, bize, onun tasavvufunu açıklar: “Dünya nedir? Allah’ dan gafil olmaktır.
Kumaş, para,ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın
mala, Peygamber, “ne güzel mal” demiştir. Suyun gemi içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki
su ise gemiye;geminin yürümesine yardımcıdır. Mal, mülk sezgisini gönülden çıkardığındandır
ki Süleyman (Peygamber), ancak yoksul adını takındı. Ağzı kapalı testi, içi hava ile
dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça
insan, dünya denizine batmaz o denizin üstünde durur. Bütün bu dünya, onun mülkü olsa o mülk, gözünde hiçbir şey değildir.” Hz.
Mevlana’ nın Tasavvufunda Gaye Mevlana’nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur. Dolayısıyla
hakiki padişahlık; gerçek varlık makamına erişmektir: “Asıl o Allah mülk ve saltanat
sahibidir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat
ihsan eder. Fakat, Allah huzurunda bir secde, sana ikiyüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir. Ben ne mal isterim,
ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat. Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlamaya başlarsın.” “Senin
taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri baş köşe sanmışsın
ama, kapıda kalakalmışsın.İğreti padişahlığı Allah’a ver de Allah
sana herkesin kabul edeceği hakiki bir padişahlık versin.” “Yok olmadıkça hiç kimseye yüce
huzura varmaya yol yoktur. Kapıda dolaşan, Ben’den Biz’den dem vuran kapıdan sürülür, La”
makamında dolaşıp durur. Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı
için herkese dost kesilir. Yokluk küheylanı, ne de güzel bir buraktır. Yok olduysan seni varlık makamına
götürür.” Hz. Mevlana’nın Tasavvufunda Aşk Mevlana’nın, tasavvufunda, varlığın
yaratılışın, hayatın manası aşktır. Aşk ise, kimseye niyazı, ihtiyacı
olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak da geçici bir
hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası,
elemlerin merhemi ilahi aşktır: “Aşk o şuledir ki, parladı mı sevgiliden başka
ne varsa hepsini yakar. Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olamayan Allah’ın vasıflarındandır.
Ondan başkasına aşık olma, geçici bir hevestir.” Ey bizim kibir ve azametimizin ilacı, ey
bizim Efaltun’umuz! Ey bizim Calinu’sumuz! Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya
başladı, çevikleşti. Ey aşık! Aşk; Tur’un canı oldu. Tur sarhoş, Musa da
düşüp bayılmış... Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona!” Hz.
Mevlana’nın Tasavvufunda Esas Mevlana’ nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher
olmaktır. Nitekim şöyle buyurur: “Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi, veliler huzurunda oturursun. Velilerin
huzurundan kesilirse, helak oldun gitti. Çünkü sen, külli olmasan bir cüz’sün. Şeytan, birisini kerem sahiplerinden
ayırırsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hale kor, o halde bulunca başını yer, mahvedip gider.” Velilerin
huzurundan uzaklaşırsan hakikatte Allah’dan uzaklaşırsın. Mana ehliyle düş kalk ki
hem ata ve ihsan elde edesin, hem de feta (yiğit, cömert) olasın. Bu cisimde manasız can; hilafsız, kılıf
içinde tahta kılıf gibidir. Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet
olur. Tahta kılıcı muhabereye götürme, ah u figana düşmemek için önce bir kere muayene et. Eğer
tahtandansa, yürü başkasını ara; eğer elmassa sevinerek ileri gel! Elmas kılıç, velilerin silah
deposundadır. Onları görmek size kimyadır. Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: Bilen,
alemlere rahmettir. Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder. Katı taş mermer bile
olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini ta canının içine dik. Gönlü hoş
olanların muhabbetinden başka muhabbetlere gönül verme. Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa
varma, güneşler var. Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. Ağah ol,
bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden
öğren.” Hz. Mevlana’nın, İslami Esaslara ve Hz. Muhammed (SAV)’e Bağlılığı Mevlana,
“Muhakak ki sizin, Allah’ın yanında en kerim olanınız Allah’dan çok korkup, günah işlemeyenizdir.” Mealindeki
ayetin şuuruyla daima Kur’an hükümlerinin adabına riayet ederek Allah’ın haram kıldığı
şeylerden çekinmiş; nefsinin hazlarını terketmiş, olgunluğu elde etmeye mani olan şeylerden
el çekmiş; hülasa Allah’dan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden daima sakınmış,
gerçek takva sahibi bir şahsiyettir. Şems ile karşılaştıktan sonra, muhitin hazım ve
idrak edemeyeceği bir aleme giren Mevlana bütün vecd (kendinden geçerek ilahi aşka dalma) ve istiğrak (man
alemine dalarak dünyadan habersiz olma hali) içinde dahi bir an İslam dininin esaslarından harice bir adım
atmamıştır. Mesnevi’sinde: “Bizim Rabbimiz Secde et ki, Allah’ın yakınlarından
olasın” buyurmuştur. “Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Allah’a yaklaşmasına
sebeptir.” Diyen Mevlana, Allah sevgisini yalnız fikir ve mana olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibadetleri
aşkla ifa ederdi. Eflaki şöyle naklediyor: Mevlana, Ezan-ı Muhammedi’yi işitince, eleriyle
dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar: “Ey canımız kendisiyle ruşen olan!
Adın ebediyete kadar kalsın” der; bunu üç defa tekrarlar, sonra: “Bu namaz, oruç, hac ve cihad, itikadın
şahididir. Hediyeler, armağanlar ve sunulan şeyler benim seninle hoş olduğumun, seni sevdiğimin
şahididir.” “Eğer Allah sevgisi, yalnız fikir ve mana olsaydı senin oruç ve namazın
zahiri suretleri de kalmazdı, yok olurdu.” Diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı. Hz. Mevlana,
Kur’an-ı Kerim’e Hayran Hz. Muhammed’in Yoluna Kurbandır Mevlana, şu rubaisiyle Kur’an-ı
Kerim’e ve Hz. Muhammed (SAV)’e bağlılığını apaçık ilan ederek: “Canım
bedenimde oldukça Kur’an’ın kuluyum; Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi,
sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim.”
Demektir. Hz. Mevlana’nın Hüviyeti Mevlana’nın eserleri ve yaşayışı dikkatlice
tetkik edildiğinde, rahatlıkla şöyle söylenebilir: Mevlana kendi ilmini, Hz. Muhammed (SAV)’in ilminde; İrfanını,
Hz. Muhammed (SAV) ‘in irfanında; benliğini, Hz. Muhammed (SAV)’in benliğinde; hasılı
bütün varlığını, onun varlığında yok ederek manevi hüviyetini, Hz. Muhammed (SAV)’in
manevi hüviyetinin parlak meş’alesi nurundan yakıp uyandırmıştır. Nitekim Kendisi de,
bu hakikatı şu mısralarında belirtmektedir: “Biz Allah’ın sayesiyiz, Mustafa’nın
nurundanız. Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz. Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek? Biz
Kibriya’nın (büyüklük ve yücelik sahibi Allah’ın) su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz.” Hz.
Mevlana’nın Eğitimci Yönü İnsana Bakışı Mevlana, insana fasık da olsa, kafir
de olsa, engin bir görüşle ve rahmet dolu bir nazarla bakmıştır. Çünkü o, Mesnevi’sinde de ifade
ettiği gibi, Allah’ın, fasık ve putperest de olsa, kendisini çağırana icabet edeceğini
müdriktir. Mevlana, Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet madeni olmuş, Kur’an-ı Kerim’de buyurulan: “Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.” Mealindeki ilahi müjdenin hakikatine ermiş bir Allah dostudur. Onun içindir
ki, bütün insanlığa coşkunlukla: Ümitsizlik semtine gitme; ümitler vardır. “Karanlık tarafa
gitme; güneşler vardır.” Diye haykırır. Kamil insan olarak, böylesine, ilahi rahmet ve rahmani
ümitlerle dop dolu olan Mevlana’ nın hiç kimseye hor bakmayacağı gayet tabiidir ve hassasiyetle de şu
tavsiyede bulunur: “Hiçbir kafiri hor görmeyin. Olur ya müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonunda ne haberin var
ki ondan tamamiyle yüz çeviriyorsun?” Bilinmelidir ki, Mevlana’ nın, bir kamil mürşid olarak manevi
vazifesi, yaradılışın gayesi çerçevesinde, insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile olabilmektir.
Bu ilahi gayenin gayreti ve yüklendiği manevi vazifenin şuuruyla: “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız
şeri’at’de (ayet, hadis icmai-i ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde)
sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.” demektedir. İşte
Mevlana’nın engin görüşünde, hoş görülemeyecek kadar olan hoşgörüsünde tevhid’in sırrı,
Kur’an’ın nuru ve islam’ın şuuru vardır. Mevlana’nın, Tevhid’in
sırrıyla hudutsuz hoşgörüsünü yaşayışı ile de, nükteli bir biçimde, ortaya koyduğunu
görmekteyiz. Zaten Mevlana’nın şahsiyetindeki olgunluk ve bariz vasıf, söylediğini yaşamasıdır
ve fikrini hareketleriyle göstermesidir. Bu hususta bir misal verelim: Bir sema meclisinde Mevlana, sema etmektedir.
Birdenbire bir hıristiyan sarhoş, sema’a girer. O sahoş heyecanlar göstererek Mevlana’ya çarpmaktadır.
Bunun üzerine dostlar o sarhoşu incitirler. Mevlana, o sarhoşu incitenlere hitaben: “Şarabı o
içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz.” Buyurur.” Dostlar, o sarhoşu tanıtmak için cevaben: “Tersadır
(hıristiyandır).” Dediklerinde Mevlana, tersanın diğer korkak ve korkan manasını ima ederek: “O
tersa (korkak ve korkan) ise siz niçin değilsiniz?: der ve dostlar, yaptıkları hatadan dolayı özürler
dilerler. Halka Bakışı Mevlana’nın nazarında, kim olursa olsun, her şeyden evvel
insan vardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi.
Gariplere karşı daima gönül alıcı davranırdı. Mevlana bir gün ılıcaya gitti. Emir
Alim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardı ve Mevlana’nın dostları ile beraber kalabilmesi için bütün
insanları hamamdan dışarı çıkarttı, sonra havuzu kırmızı ve beyaz elmalarla doldurttu.
Mevlana içeri girdiği vakit, hamamın soyunma yerinde insanların acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun
da elmalarla dopdolu olduğunu gördü. Emir Alim Çelebi’ye hitaben dedi ki: “Ey Emir Alim! Bu insanların
canları elmadan daha mı az kıymetli ki, onları dışarı edip havuzu elmalarla doldurdun.
Onlardan biri, elmaların otuz mislidir. Yalnız elmalar değil, bütün dünya ve içindeki şeyler, insanlar
için değil midir? Eğer beni seviyorsan, söyle de hepi hamama girsinler. Fukarası, zengini, sağlamı
ve zayıfı dışarıda kalmasın ki, ben de onların davetsiz misafiri olarak suya girebileyim,
onların sayesinde biraz dinlenebileyim.” Etrafındakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar,
emirler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlana, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla
düşüp kalkardı. Müridlerinin çoğu da, zaten hor ve hakir görülen kimselerdi. Müridlerini kınayanlara,
Mevlana’nın verdiği cevap dikkat çekicidir: “Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların
müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlaklarını değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi
amel eden insanların arasına girmeleri için müridliği kabul ettim. Allah’ın rahmetine mazhar olanlar
kurtulmuşlardır; fakat lanetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu
lanetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik.” Aileye Bakışı Mevlana, ince ruhlu, gayet hassas
ve nazik bir baba: gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir. Gelini Fatma
Hatun’a ve oğlu Sultan Veled’e gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezaketini
ve kadirşinaslığını açılca görmekteyiz. Gelinine hitap ederken kullandığı: “Bizim
de gönlümüzün, gözümüzün ışığı, aydınlığı; alemin de gönlünün ve gözünün ışığı,
aydınlığı...” “Canım canına karışmıştır, birleşmiştir.
Seni inciten her şey beni de incitir... Sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz,
tasanız; bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır... Aziz oğlum Bahaeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini
ve gönlümü ondan alırım...” ifadeleri onun hassas ruhunun, nezaketinin ve gönül okşayıcılığının
delilidir. Oğluna hitaben yazdığı mektubundaki şu cümleler de onun kadirşinas şahsiyetinin
aynasıdır: “Padişahımız Şeyh Selahaddin’in kızının hatırına
riayet eymeniz için şu birkaç satır yazıldı... Allah için şu babanızın yüzünü, bütün soyumuzun,
sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ama pek aziz tut, onu can ve gönül tuzağıyla
avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say...” Mevlana’nın, davranışıyla
ve tavsiyesiyle, nasıl bir baba ve nasıl bir ruh terbiyecisi olduğunu anlamak için de Sultan Veled’in
şu hatırasını okuyalım: “Bir gün bana büyük bir ruh bezginliği ve iç sıkıntısı
geldi. Beni bezgin ve sıkıntılı gören babam: “Birinden mi incindin ve böyle sıkıldın?”
dedi. Ben: “Bilmiyorum, bu ne haldir?” dedim. Babam kalkıp eve gitti ve bir müddet sonra, kurt postunu çevirip
başına ve yüzüne geçirmiş bir halde ve çocukları korkuttukları gibi “Bu! Bu! Bu! “ yaparak
yanıma geldi. Babamın bu hoş hareketlerinden bana bir gülmedir geldi; anlatılamayacak kadar güldüm. Yere
kapanarak ayaklarını öptüm. Babam: “Bahaeddin! Eğer bir güzel sevgili sana sıkı sıkıya
bağlansa, daima seninle şaka, şenlik etse ve birdenbire yüzünün şeklini değiştirip gelse ve
sana “Bu! Bu! Bu!” dese ondan hiç korkar mısın?” buyurdu. Ben de “Hayır, korkmam.”
Dedim. Buyurdu ki: “Seni sevindiren, seni sevinç ve neşe içinde tutan sevgili, seni üzen ve kendisinden sıkıntı
duyduğun aynı sevgilidir. Hep odur, hep ondandır ve ondan feyizlenirsin. O halde niçin boş yere üzgün
duruyor, sıkıntının elinde aciz kalıyorsun?” “İçinde sıkıntı görünce
onun çaresine bak; çünkü dalların hepsi kökten biter. İçinde genişlik, ferahlık görünce ona su ver.
Kalp ferahlığın verdiği meyvayı da, dostlara ve ahbaplara sun.” Hz. Mevlana’ nın
Ahlaki Ve Sosyal Yönü İnsani Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar Mevlana, hasımları tarafından
kendine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakırdılara hiç acı cevap vermez; Yumuşaklıkla mukabelede
bulunurdu. Cami, şöyle naklediyor: Mevlana’ya düşmanlık güden Konyalı Siraceddin’e,
Mevlana’nın: “ben yetmiş iki milletle beraberim”,dediğini söylediler. Siraceddin de düşmanlığından,
huzursuz etmek ve kıyametten düşürmek niyetiyle, yakınlarından büyük alimi ona gönderdi. O alim, Siraceddin’
in talimatına göre, büyük bir kalabalık içinde Mevlana’ ya, sen böyle mi söyledin, diye soracak, şayet
ikrar ederse kendisini edeb dışı sözlerle incitecek, insanlar arsında mahcup edecekti. O Alim, Mevlana’
nın huzuruna geldi ve sordu: “Sen yetmiş iki milletle beraberim diye söyledin mi?” Mevlana da
cevaben: “Evet demişim” deyince, o alim ağzına geleni söyledi, aşırı derecede
ileri geri konuştu. Mevlana tebessüm ederek dedi ki: “Senin bu söylediklerine rağmen, seninle de beraberim.” Hz.
Mevlana’ nın Hizmetkarlara Karşı Davranışı Mevlana, cariyelere, hizmetkarlara karşı
muamelesinde ve anlayışında da güzel ahlaklıdır. O daima gönül verdiği Hasret-i Muhammed sallallahu
alehi ve sellem’ in güzel ahlakıyla ahlaklanmış bir Şahsiyettir. Hz. Muhammed Sallallahü Aleyhi
ve Sellem “Onlara giydiğinizden giydiriniz;yediğinizden yediriniz.” Hadisinin şuurundadır. Mevlana’
nın kızı Melike Hatun bir gün cariyesine sert davranmış, onu azarlamıştı. Kızının
bu durumunu gören Mevlana, ona: “Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanım; sende cariye olsaydın ne yapardın?
İster misin ki, bütün dünyada Allah’ dan başka kimsenin kölesi yoktur,diye fetva vereyim. Hakikatte onların
hepsi bizim kardeşimizdir.”der. Hz. Mevlana’ nın Suçlulara Karşı Muamelesi Mevlana,
güzel ahlakıyla hep affedici olmuş, suçlulara karşı gösterdiği hoş anlayış ve muamelesiyle,
onları cemiyete, insanlığa kazandırmıştır. Mevlana, bir gün odasında namaz kılıyordu.
Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir şeyim yoktur, dedi. Sonra Mevlana’ yı namazın huzuruna dalmış,
kendisinden habersiz olduğunu anlayınca ayağının altındaki halıyı çekti ve alıp
gitti. Hoca Mecdeddin bu durumu öğrenir öğrenmez, o şahsı aramaya başladı ve onu bit pazarında
halıyı satarken yakaladı, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlana’ nın huzuruna getirdi. Mevlana,
Hoca Mecdeddin’e şöyle dedi. “ihtiyacından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir.
Onu mazur görüp, ondan halıyı satın almak lazımdır.” Hz. Mevlana’ nın Çocuklara
Şefkati Mevlana, çocuklara karşı çok merhametli ve şefkatli idi. Bir gün Mevlana, mahalleden geçiyordu.
Çocuklar de yolda oynuyorlardı. Uzaktan Mevlana’yı görünce hepsi birden koşarak saygı ile huzurunda
durdular. Yalnız çocuklardan biri uzakta idi. Ben de geliyorum, diye bağırdı. Mevlana, çocuk işini
bitirip gelinceye kadar bekledi. Hz. Mevlana Sevgi ve Barış Sembolü Mevlana, daima birleştiricidir, barıştırıcıdır;
sevginin ve barışın adeta sembolüdür. İki ulu kişi birbirine düşmanlıkta bulunuyor,
münasebetsiz sözler söylüyorlardı. Onlardan biri ötekine: “Eğer yalan söylüyorsan, Allah senin canını
alsın!” diyor, diğeri ona: “Eğer sen yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın.”
Diyordu . Mevlana, onların arasına girip: “Hayır, hayır, Allah ne senin, nede onun canını
alsın. O, benim canımı alsın, çünkü canı alınmaya ancak biz layıkız.”dedi Her
ikisi de barıştı. Hz. Mevlana’da Çalışma Ve İnsan “İnsanın elde
ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; karsa çalışı çabalamasından.” “Kazanmak
da ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olamaya hakkın yoktur.” “Hiç buğday ektinde, arpa verdiğini
gördün mü.” Sözleriyle Mevlana, dostlarına çalışmayı emrederdi. Miskinliği reddeden Mevlana
der ki. “Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et;kazanda sonra Allah’a dayan.” “Birisi
bir define buluverir, “Bende onu istiyorum, dükkanla,ne işim var?”, der. Baht işi bu,fakat nadirdir.
Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak, define bulmaya mani değil
ya. Sen işten kalma da, nasibinde varsa definede arkasından gelsin.” Mevlana, ne olursa olsun helal
kazancı, helal lokmayı tavsiye ve emrederdi: “Nur ve kemali artıran lokma, helal kazançtan elde edilen
lokmadır. İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helal lokmadan meydana
gelir.” Mevlana, dostlarına dilenmeyi yasaklamış ve: “Biz, kendi dostlarımıza dilencilik
kapılarını kapattık, dostlarımı, ticaret, kitabet veya herhangi bir el emeği ve alın
teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hz. Peygamber’ in: “gücünüz yettikçe, istemekten sakının.”
Emrini yerine getirdik. Bizim müritlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun bir pul kadar değeri yoktur.”