|

Bozkır
İlçesi, Toroslar dağ silsilesinin Konya Ovası'na bakan kuzey eteklerinde, Çarşamba Çayı Vadisi'nde
Selçuklu Türklerinden Bozkır Bey'in kurduğu küçük, tarihi bir ilçedir. Göller Bölgesi'nin bir kısmı, Karaman,
Ermenek, Hadim, Taşkent dahil bu ormanlık ve kayalık bölgelerde, çeşitli Türk boylarına mensup insanlar
yaşamaktadır. Yazar Kamil Erdeha'nın vurguladığı gibi yüzyılın başında bölgenin
insanları; "Özbeöz Türk ve fakat yüzyıllarca ihmal edilmiş fakir, cahil insanlardır." Yaşamın
tüm olumsuz koşullarına mücadele veren Bozkır ve köylerinde yaşayanların vatana, millete olan sevgileri
Osmanlı padişahlarının gözünden kaçmamıştı. Bunun için tüm Osmanlı padişahlarının
otağlarını korumak için oluşturulan taburların geneli Bozkırlı yiğitlerden oluşturulurdu.
Günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na karşılık gelebilecek bu taburlara
bir örnek vermek gerekirse; Kanuni Sultan Süleyman'ın otağını korurken emekli olan Taşbaşı
Köyü'nden Aliağalar(Alağlar)dan Kamil ve Hatıpzade’lerden
Mustafa, bu kahramanlara kanıttır. Padişahların otağlarının koruyuculuğunun yanı
sıra, talihin yüzüne gülmediği Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; II. Viyana Kuşatmasına 6 bin
(bazı kayıtlarda 16 bin) Bozkırlı'yı götürdü. 4 bini (bazı kayıtlara göre ise 10 bini)
Viyana surlarının önünde şehit olan bu yiğit insanlardan 2 bini (bazı kayıtlara göre ise 16
bini) o zaman padişah tarafından İstanbul'da zorunlu iskana tabi tutuldu. O, Bozkırlılar ki bugün
İstanbul'un ahlaki ve ticari hayatında gurur kaynağı oldu. Tarih Bozkırlıları; "suyu sert,
insanı mert" diye yazdı. Ama, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesinde bölgede 26 Eylül-4 Ekim ve 22
Ekim-4 Kasım 1919 tarihleri arasında 23 gün devam eden ve halkın çok küçük bir bölümünün kandırılarak
katıldığı olaylar, Bozkırlılar’a hak etmediği “isyancı” damgasını
vurdurdu. Korku, panik, dehşet ve vahşet dolu o 552 saatin (23 günün)
izleri hala silinemedi. Olayların tanığı olan Rahmet-i Rahman’a kavuşanlar anılarını
üzerlerindeki baskılara bağlı olarak yaşları bugün 40-50
arasında olan bizim kuşağa aktarmadı. Çat’ta doğan ve Bozkır’a borçlu olduğunu
inanan bir aydın olarak, notlarımızı yazıya dökerken bazı büyüklerimizden ve meslektaşlarımızdan,
“Başka konu yok mu? Başına iş alırsın, bu konuyu zihninden sil, at” uyarılarına
rağmen, bizden sonra gelecek kuşağın bilgisine sunmak istedik.
Osmanlıların Üçpınar ve Çat Yaylaları
arasındaki bölgeden çıkarılan altın madeninden dolayı önem verdiği, 1778 yılından
başlayarak 7 yıl kesintisiz altın ürettiği Bozkır İlçesi, imparatorluk yönetiminde önemli bir
nüfuza sahip olan Mevlevi Tarikatı mensuplarının da dikkatini çekti. Yöre, yer altı kaynaklarının
yanı sıra yerüstü kaynakları bakımından da zengindi. Özellikle Suğla Gölü ve çevresi büyük bir
gelir kaynağıydı. O dönem Bozkır ilçesi ve köylerinde bol miktarda vakıf arazisinin bulunuşu
bölgeyi daha da cazip hale getirdi. Sultan 4. Murad döneminde Mevlevi Tarikatının Postnişinliğini yapan
Ebu Bekir Çelebi 4. Murad'dan ricayla aldığı hatt-ı hümayunla, Suğla Gölü ve civarındaki vakıfların
geliriyle birlikte, tüm Bozkır ilçesi ve köylerindeki vakıfların gelirlerine dergah adına sahip oldu.
1918 Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin sözünün geçtiği yıllarda Nakşibendi Tarikatı'nın Anadolu
Şeyhi'nin Bozkır’da yaşamasından dolayı; Nakşiler yörede söz sahibi oldu. Hatta bu dönemde;
merkezi hükümet (İstanbul hükümeti) yanlısı gibi görünen Nakşilerle, Kuva-yı Milliyeciler’in
yanında olan Mevleviler arasında; "Bozkır ve çevresinde bulunan vakıflar ve gelirleri üzerinde yetkinlik"
için yapılan nüfuz mücadelesini Nakşiler kazandı.
Selçuk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve
İnkilap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Öğretim Elemanı Bozkırlı aydınlardan
Ahmet Atalay’ın yaptığı araştırma sonuçlarına göre, I. Dünya Savaşı'nda
493 kişiyi muhtelif cephelerde şehit vererek Konya kazaları içinde ilk sıralarda yer alan Bozkırlıları,
Sevr’in uygulanmaya çalışılmaya başladığı kaos ve kargaşa döneminde ayaklanmaya
teşvik ederek yöre halkına "isyancı" damgasını vurduran Nakşiler; "Biz padişah için yaptık"
diye dursunlar, Mevleviler aynı günlerde merkezi hükümete olan bağlılıklarını
saraya mektup yazarak gösterdi. Milli Mücadele yıllarında Bozkır ve köyleri; Konya Valisi Cemal Bey ile Zeynel
Abidin Efendi ve akrabaları; İngiliz Casusu papaz Dr. Roberte Rew Frew, İngiliz Dostları Cemiyeti Başkanı
Said Molla'dan oluşan grup ile Kuva-yı Milliyeciler arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne oldu.
Özellikle İngiliz Casusu papaz Frew'in Bozkır'ın bazı köylerini tek tek dolaşarak muhtarlara para
dağıtıp; Padişah Vahidettin adına hareket etmelerini istemesi işin tuzu, biberi oldu. Ne yazık
ki, Milli Mücadele'nin ilk isyanı diye bilinen; olaylar meydana geldi. O günün Osmanlı ulusal basını ve
Avrupa’daki basın kuruluşları olayları; "Damatcılar Bozkır'da halkı ayaklandırdı"
diye yazdı. Hürriyet ve İtilaf Partisi Bozkır İlçe Teşkilatı'nı, Bozkırlı Hüseyin
Ağa başkanlığında, amcaları, kardeşleri ve yeğenleriyle birlikte kuran Zeynel Abidin
Efendi'nin kardeşi Rıfat Efendi'nin art niyetli olmadığı isyanları bastırmak için üstlendiği;
"İsyanları durdurma heyetinin başkanlığından" anlaşılırsa da, bilerek veya bilmeyerek
veya nedeni her neyse bugün Bozkır ve halkının alnına "İsyancı Bozkırlı" damgasının
yazıldığı da acı bir gerçektir.
12. Kolordu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa'nın;
Bozkır'da Kuva-yı Milliye'ye karşı yapılan ayaklanmaları, "Papaz Frew ve ekibi çıkardı.
Zeynel Abidin ve akrabaları da destekledi" görüşünü, Hurşit Paşa ise "Bozkır hadiselerinin harici
alakası vardır. Mahkeme bunu teyit edecektir" diyerek destekledi. Ve 9 Kasım 1919'da 70 köy muhtarı Kuva-yı
Milliye'ye bağlılıklarını bildiren "özel" bir telgrafı Konya'ya gönderdi. Böylece, Bozkır
Millî Mücadele tarafına geçti. Mili kuvvetlerin Bozkır ve köylerine hakimiyetinden sonra Bozkırlılar hem
Tekalif-i Milliye emirleri çerçevesinde mallarıyla, hem de 213 kişiden meydana gelen bir "Gönüllü Piyade Alayı"
kurdu. Alayın her türlü teçhizatını kendi olanaklarıyla karşıladı. Alay, Bozkır Kaymakamı
Haşim Bey başkanlığında Konya'ya geldi. Konya Valisi Galip Paşa, Bozkır Gönüllü Piyade
Alayı’nı merasimle karşıladı ve tebrik etti. Bozkır Gönüllü Piyade Alayı Konya'da
oluşturulan, "Galip Paşa Gönüllü Alayı" ile birlikte 4 Ekim 1921 tarihinde istasyondan cepheye yollandı.
Böylece, Bozkırlılar canlarıyla da Millî Mücadeleye katıldı.
BOZKIRIN YALNIZLIĞI
İlçeler vardır Türkiye’de. Her
biri ayrı coğrafyada. Ayrı özelliklerde... Her birinin bir bölgesi, bir yöresi öne çıkarılır.
Ormanı, dağı, gölü, akarsuyu, denizi anlatılır. Bozkır’ın tüm doğası, güzellik
adına, insanlarının kabul ettikleri özelliklerdir…Yeşilin her tonunun görüldüğü, doyumsuz seyirlik
dağları, vadilerin sergilediği güzellikler paketi; insanı
kendi iç dünyasına döndürüp, kendisini dinleme olanağı sağlayan güzelliklerdir. Dağların ortasında,
kurtarıcı gibi duran, umulmadık bir anda, sürpriz yaparcasına ortaya çıkıveren, yeşilin
maviye dönüştüğü en güzel renk tonunda karar kılıp, başka bir yerde görülemeyen vahşi coğrafya,
bağrında yetiştirdiklerini tarifsiz bir sevince boğar. Bu, sanki yıllardır görmediği birisini,
gurbette, apansız karşısında görüvermektir…
Kış ayları boyunca zirvelerinde
misafir ettiği karları; tabiatı sanki ürkütmeden, okşayarak uyandıran güneşin şefkatli
elleri ile eritip, bağrından çıkan Çarşamba Çayı ile akıtan, Konya Ovası’na sulayan
kanallarla dayanışması, Bozkır’ın adına güzellikler katar. Seydişehir-Antalya karayolu
aracılığıyla denize kavuştuğu noktada, dağlardan selam getiren insanlar; salimen geldim
diye haber gönderir dağlara... Bütün bu devran dönerken bir yalnızlık vardır; insanların dönüp bakmadığı.
İçinden yetişenin ekmek kavgası uğruna istemeyerek terk etmek istediği, adeta kaçarcasına geçip
gittiği, güzel türkülerin yakıldığı, en güzel şiirlerin yazıldığı bir öksüz,
bir yetim coğrafyadır Bozkır. Mutluluğun zorunlu mekanlarıdır yaylaları. Bir peri masalının
rüya ülkesidir oralar. Huzurun; olmazsa olmaz şartıdır, Bozkır… Olmakla olmamak arası, çelimsiz
otların, benden bu kadar dercesine büyüyebildiği uçsuz bucaksız ve yalnız Bozkır. Güzellikler, mutluluklar
paylaşılırken, onun payına düşen yalnızlıktır, hüzündür. Fabrikaları, sanayi
siteleri yoktur. İşe hasret ellerinin çatlakları, hem güzellik, hem de sabır simgesidir. Fakirliğine,
yalnızlığına, öksüzlüğüne verdiği savaşlarda alınan mertlik madalyalarıdır.
Günün birinde yağacak rahmeti sabırla bekler, yaralarına merhem diye. Kötü talihini asla şikayet etmez.
Bozkır ve Bozkırlı, aylarca beklediği rahmete de, ülkesine de asla
ihanet etmez. İlk fırsatta karşılığını verir, yaşlı yüzündeki cılız
otları ile. Davullarla, dualarla asker ocağına uğurladığı gençleri ile. Bozkır, elinden
geleni yapmıştır. Fakirliği kadar da cömerttir. Aylar boyunca kıt kanaat yeşerttiği varlığını
saklamaz. Kışları çok çetin geçen coğrafyasıyla baharın ilk meyvelerinden olan kuzulara ve oğlaklara
ikram eder, varlığını saklamaz. Bozkır, üstündeki her varlığı, apaçık gösterir.
Fakirliği, yalnızlığı, yetimliği, cömertliği kadar da merttir. Kalleş pusulara izin
vermez. Saklanmak yoktur onda. Ufukların sonsuzluk hissi Bozkır’da ve ülkemin tüm bozkırlarında
yaşanır. Sınır içinde sınırsızlığı yaşayan yiğit yüreklerin engin
gönüllerinin mekanıdır Bozkır. Güneş en güzel, en hüzünlü vedasını burada yapar. Sessizce, göz
göre göre… Fakir aşlarının kaynadığı cılız ve silik ot dumanları gökyüzüne
en güzel burada süzülür. Kaba yelin davet ettiği misafirin birazcık yağmur olduğunu burada görürsünüz.
“Az’larla “Şükrü” yaşayan gönüllere burada rastlarsınız. “Tevazu”
ile “Vakar”lığın yumak olduğu can dostu, yüreği kavruk, Türkiye’ye sevdalı
insanları Bozkır ve bozkırlarda bulursunuz. Bozkır; gönül
gözüyle bakanların en güzel coğrafyasıdır. Cömert-fakir, güzel- hüzün, savunmasız-yiğit, aşsız
sofralara şükürdür. Türkiye’de bozkırlar içinde bir adet Bozkır var. Binlerce yıldır özbeöz
Türk yurdu olan Bozkır’a, bağrında yaşayan Ahmat’lar, Memet’ler, Alı’lar,
Hatma’lar; çetin koşullar yüzünden emanet gurbete çıkan emmiler, dayılar ve yiğenler sahip çıkmalıdır.
El ele verip engelleri aşmalıdır. Bu çağda Bozkır’ın yalnızlığı yazılara
konu olmamalı. Bozkır’ın bereketi, gücü insanlarımıza ışık saçmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşunun ana kaynağı olan Milli Mücadele döneminde Kuva-yı Milliye hareketine karşı gelişen
ve diğer isyanlara da örnek teşkil eden Bozkır isyanları, Kuva-yı Milliye’nin Anadolu’da
hızlı büyümesi karşısında telaşa kapılan Damat Ferit Paşa ve taraftarlarının
örgütlemesi olarak ortaya çıkmıştır. Damat Ferit Paşa, Kuva-yı Milliye’yi yok etme çarelerini
araştırmak için Anadolu’ya heyetler göndermiştir. Bu heyetlerden, Konya ve Bozkır’a giden
ekibin başkanı olan Süleyman Şefik Paşa, yaptığı incelemelerden sonra; “Kuva-yı
Milliye’yi dağıtmanın çok kolay olduğunu, fakat bunun için kendisinin Harbiye Nazırı olması
gerektiğini” açıkça belirtti. İstanbul’a dönmesinden kısa bir süre sonra da talep ettiği
Harbiye Nazırlığı görevi kendisine verildi. Bu atamadan sonra, Konya’ya bağlı Bozkır’da
Kuva-yı Milliye karşıtı ayaklanmalar çıkarıldı. İlk isyan, Damat Ferit Paşa’nın
Anadolu’daki en büyük dayanaklarından “Artin” lakaplı Vali
Cemal Bey’in örgütlemesi ile 26 Eylül- 4 Ekim 1919 tarihleri arasında çıktı. İstanbul’da yeni
kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti kan dökmeden olayları kapatmak istemiş fakat başarılı olamamıştır.
İsyancılar genel af ve Kuva-yı Milliye ekiplerinin bölgeden ayrılması istekleri ile 22 Ekim-4 Kasım
1919 tarihleri arasında ikinci kez harekete geçirildi. Bu ikinci ayaklanma Kuva-yı Milliye birliklerinin Bozkır’a
gönderilmesi ile bastırıldı. Acı olan bir gerçek vardır ki, o da olayların yaşandığı
dönemde ilçede İngiliz, Yunan, İtalyan ve Fransız casusları ile onların işbirlikçilerinin cirit
atmısıdır. Erciyes Üniversitesi Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr.
Niyazi Karaca’nın Başbakanlık Osmanlı Arşivleri ve Genelkurmay Başkanlığı’nın
Askeri Tarih Arşivi belgelerine dayanarak hazırladığı “Milli Mücadele Bozkır İsyanları”
makalesi ve diğer yayınlardan yararlanarak çeşitli güç odaklarının, Anadolu’da gelişen
milli hareketi yok etmek amacıyla 87 yıl önce Bozkır’da yaşananların gelecek kuşaklar
tarafından doğru öğrenilmesi için incelemeye çalıştık. Bu çalışmayı hazırlarken
ulaşamadığımız bilgi, belgeler ve mutlaka eksiklerimiz
olmuştur. Bizim kuşağın ve bizden sonra yaşacak olan Bozkır kuşağının doğru
bilgilenebilmesi için gayret gösterdik. Kütüphanelerinde “İsyanlarla” ile ilgili elde edemediğiz bilgi
ve belgeleri olan ve bunların kamuoyuna duyurulmasını isteyenler varsa bu görevi de severek üstlenmeye hazır
olduğumuzu ilgililerin bilgilerine sunarım…
BOZKIR VE KUVA-YI
MİLLİYE
Bozkır, Konya ilinin
115 km güneyinde ve Konya’ya bağlı bulunan bir ilçedir. Burada ortaya çıkan isyanlar, Osmanlı padişahına
bağlılık ilkesi ile Kuva-yı Milliye hareketini yok etmeye yönelik ilk teşebbüs olması ve diğer
isyanlara zemin hazırlaması açısından önem taşımaktadır. Olaylar, bölgede ciddi etkinliği
bulunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası Ayan (Senato) üyesi Zeynel Abidin Efendi, Papaz Frew ve Konya Valisi Cemal
Bey’in ortak hareketlerinin sonucu olarak değerlendirilmektedir. Elbetteki bu yaklaşım doğru bir
tespittir. Fakat bir açıdan da eksiktir. Zira, olay basit bir fırkacılık çekişmesi değil, gelişen
Kuva-yı Milliye hareketi karşısında direnme gücü kalmayan 3. Damat Ferit Hükümeti tarafından organize
edilen siyasal bir ayaklanmadır. Ayaklanmaların önemini anlamak, bu hadiseyi hazırlayan gelişmeleri mütareke
ortamının bütünlüğü içerisinde değerlendirmeye bağlıdır. 1908 yılından beri ülkeyi
yöneten İttihat ve Terakki Fırkası, Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ile siyaset alanından
çekilmek zorunda kalmış ve yerini 1911 yılında kurulmuş, fakat İttihat ve Terakki’nin
baskıları ile üyeleri sürgüne gönderilmiş olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na bırakmıştı.
Her ne pahasına olursa olsun iktidar mevkiine gelmeyi hedefleyen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, 4 Mart 1919
tarihinde kurulan 3. Damat Ferit Hükümeti’ne katılarak yıllardır istediği iktidarı elde etme
arzularını gerçekleştirmişti. Bu tarihten sonra fırkanın bütün çabası İttihatçılardan
intikam alabilmekti. Gerek 3. Damat Ferit Hükümeti ve gerekse Sultan Vahideddin’in İttihatçı düşmanlıkları
intikam duygularını daha da coşkun hale getiriyordu. Fakat İttihat ve Terakki Fırkası 5 Kasım
1918 tarihindeki son kongresinde Teceddüd ismini almış, eski yapısında bulunan yıpranmayan isimleriyle
oluşturdukları yeni bir görüntüyle çalışmalarına başlamıştı. Bu dönüşüm
İttihat ve Terakki karşıtları tarafından şiddetle eleştirilmiş ve bir bakıma
“kurdun kuzu postuna bürünmesi” olarak adlandırılmıştı.
Mondoros Mütarekesi’nin
imzalanmasından sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve 3. Damat Ferit Kabinesi’nin hedefini Anadolu’da
yapılanmaya çalışan Kuva-yı Milliye hareketi teşkil ediyordu. İstanbul hükümetine göre, Anadolu’da
“Teşkilat-ı Milliye” adı altında eylemlere girişenler de ya İttihatçı, ya da
aynı kafadan insanlardı. Şu halde, onlar da eşkıya türünden kişilerdi. İstanbul hükümetinin
milli teşkilata karşı geliştirdiği bu bakış açısı hızla büyüyen yeni güce
karşı yürüttükleri propagandaların da temelini oluşturuyordu. Bu aşamada, Mustafa Kemal Paşa
olumsuz propagandaların etkisini azaltabilmek amacı ile büyük gayretler sarf etmiş, Sivas Kongresi’nin
ilk üç günü İttihatçılık konusundaki tartışmalarla geçmişti. İstanbul hükümetinin ve Hürriyet
ve İtilaf Fırkası kurmaylarının karalama çalışmaları
halk üzerinde büyük oranda etkili olmuştu. Bu durum İngiliz istihbarat raporlarında; “Ankara ve Konya
arasındaki bölgenin tamamen Kuva-yı Milliye’ye karşı olduğu ve milli güçlerin talep ettiği
her türlü yardıma karşı çıktıkları” ifadeleri ile belirtiliyordu. İngiliz istihbaratçıların
belirttiği gibi, milli kuvvetlere karşı Konya ve çevresi bir direniş bölgesi olmaya başlamıştı.
Bu güçlü direnişin oluşmasındaki en önemli sebep, Konya ve çevresindeki Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın
gücüyle bağlantılıydı. Bölgede yapılanmaya çalışan milli kuvvetleri ittihatçı kimliği
ile özdeşleştiren Hürriyet ve İtilafçılar, İstanbul hükümetine sık sık jurnaller göndererek
ittihatçıların halkı tehdit ettiğini, Hıristiyanların can güvenliklerinin kalmadığını
ve askeri depolardan silah kaçırarak halka para ile sattıklarını ve bu eylemlerin sorumlularının
ise Konya’daki 12. Kolordu Kumandanı Fahreddin (Altay) Bey ile Erkan-ı Harbi Rüştü Bey olduğunu
bildiriyorlardı. Gelişmeler sonunda, Dahiliye Nezareti Konya’dan yapılan şikayetlerin soruşturulması
için Vali Ali Rıza Paşa’ya tahkikat yapma emrini verdi. Paşa, yaptığı soruşturma
ve inceleme sonucunu; hükümete ittihatçıların işi olarak gösterilen olayların, gerçekte yansıtıldığı
gibi olmadığını bildirir bir rapor sunmuştu.Ayrıca Konya Polis Müdürü’nün de hazırladığı
aynı içerikteki ikinci bir rapor hükümete sunulmuştu. Bu raporda da; yansıtılan olayların abartılacak
kadar olmadığını, Hıristiyanların canlarından emin olduklarını, silah satma işinin
ise depodan çalınma değil, nakil sırasında kaçırılan az miktarda silahın para karşılığında
satıldığını, fakat bunun siyasi bir hadise olmadığı belirtiliyordu. Bir süre durulan
bu jurnaller Cemal Bey’in Konya’ya ikinci kez Vali olarak atanması ile hız kazanmaya başladı.
Milli Mücadeleyi ittihatçı girişimi olarak algılayan ve engellemeye
çalışan valilerin şikayetleri üzerine Anadolu’nun çeşitli yerlerine heyetler göndermeye karar veren
İstanbul hükümeti, Konya’ya da Süleyman Şefik Paşa heyetini gönderme kararı aldı. Fakat, Süleyman
Şefik Paşa’nın görevinden döner dönmez Harbiye Nazırı olarak tayin edilince Konya’da
Kuva-yı Milliye’ye karşı örgütlenmeler ve ayaklanmalar başladı.
VALİ CEMAL BEY
VE SÜLEYMAN ŞEFİK
PAŞA’NIN ETKİLERİ
İstanbul Hükümeti,
27 Temmuz 1919 tarihinde üç bölgeye Tahkik Heyetleri gönderemeye kararı aldı. Bu heyetlerden birisi Konya-Afyon-Antalya
vilayetlerine gönderilen Süleyman Şefik Paşa heyetidir. Heyetin dolaşacağı yerler içinde en önemli
merkez Konya idi. Hassasiyet, hem Konya’nın konumu hem de bölgede ortaya çıkan mülki ve askeri otoriteler
arasında meydana gelen çatışmalardan kaynaklanıyordu. Konya 2. Ordu Müfettişliğinin merkezi
durumunda idi ve burada “siyasi güç” mücadelesi yaşanıyordu. Diğer taraftan mevcut hükümetin yeni
konjonktür gereğince uygulayacağı politikaların destek bulacağı bölgelerin başında
Konya geliyordu. Çünkü, Konya bölgesi Hürriyet ve İtilaf Fırkası liderlerinden Zeynel Abidin Efendi’nin
nüfus alanı idi. Nitekim Hürriyet ve İtilaf Fırkası Konya’da kısa süre içerisinde örgütlendi,
Sille ve Bozkır’da da şubeler açarak siyasi faaliyetlerine başladı. Bozkır ilçesi’nde
Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin kuruluşuyla birlikte, Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı da açıldı. Başkanlığa
Bozkır Belediye Reisi Hacı Mehmet Efendi, kurucu üyeliklerini; ilk olayda şehit düşen ve ismi Bozkır’da
bir caddeye verilerek ölümsüzleştirilen Kaymakamı Demir Asaf Bey, Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Tahsin
Bey, Jandarma Yüzbaşı Hüseyin Bey, Ahzı Asker Şube Reisi Binbaşı Ahmet Nuri Bey, Tepelice Köyü'nden
Avukat Nazif (Göksu) Bey, aynı köyden Hakim Rıza (Diniz) Bey, Tepearası Köyü'nden Hakim Hüseyin (Tat) Efendi,
Taşbaşı Köyü'nden Yemen Deliiğde Savaşları Gazilerinden Cüccülü"nün Yusuf Efendi ile; hemen
hemen bütün Bozkır ve köylerine hitap edecek bir kudret ve nüfuza sahip olan Yağlıhüyük Köyü'nden Hacı
Kadir Efendi getirildi. Bozkır Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı’nın köy temsilcilerini ise Tepelice Köyü'nden
Yağır Mustafa (Vural), Tepearası Köyü'nden Hakim Hüseyin (Tat) Hoca Efendi, Kayapınar Köyü'nden Sarı
Bey, Kuzeren Köyü'nden Şeytan Hüseyin, Yelbeği Köyü'nden Deli İmam, Ahırlı Köyü'nden Kör Tevfık
(Bilge) Hoca, Karacaardıç Köyü'nden Mehmet Ali Efendi, Taşbaşı Köyü'nden Yemen Deliiğde Savaşları
Kahramanlarından Mullalların Ali (Güler) Çavuş oluşturdu. Bu arada, Konya’da valilik koltuğunda 4 Mart 1919 tarihinde kurulan ilk 3. Damat Ferit Hükümeti’nin Dahiliye Nazırı
olan Cemal Bey de bulunuyordu. Cemal Bey, hem Hürriyet ve İtilaf Fırkası, hem de İngiliz Muhibleri Cemiyeti’ne
mensuptu. Cemal Bey, Dahiliye Nazırlığı görevi sırasındaki Ermeni taraftarı tutumları
sebebi ile “Artin” lakabı ile tanınıyor ve Konya’da Kuva-yı Milliye ruhunu öldürmek
için elinden geleni yapıyordu. Konya’da bulunan İngiliz irtibat subaylığından 25 Eylül 1919
tarihinde İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck’e gönderilen telgrafta, Cemal Bey’e büyük övgülerde bulunarak
O’nun diğer Türklere benzemediği, hükümete bütün kalbi ile bağlı ve amacının kanunları
uygulamak olduğunu söylüyordu. İngiliz irtibat subayının Cemal Bey’i övmesi de göstermektedir ki,
Konya Valisi milli düşünceye yakın olmaktan çok, İngilizlerin Anadolu’da uygulayacağı sömürge
ve emperyalist projelere yakın bir isimdir. Öyle ki, bu projelerin gerçekleştirilmesi için milli teşkilata
karşı davranışlarda bulunan bir subayın 12. Kolordu Kumandanlığına atanmasını
hükümetten talep ediyordu. Konya’ya geldiği ilk günlerden itibaren bu tutumunu koruyarak, asılsız duyumları
hükümete büyük olaylar olarak yansıtmayı tercih ediyordu. 24 Mayıs 1919 tarihinde Dahiliye Nezaretine gönderdiği
telgrafta, Konya’da ittihatçıların faaliyetlerini yoğunlaştırdığını ve
halkın galeyanda olduğunu, halkı kışkırtanların ise 12. Kolordu Komutanı Fahreddin
(Altay) Bey ile yardımcısı Salih Bey olduğunu bildiriyordu. Fakat Vali Cemal Bey bu telgrafındaki
iddialarına somut bir delil gösteremiyordu. Olaylara delil olarak yalnızca; “bazı havaliden istihbar
edilmektedir”, ibaresini kullanıyordu. Yine aynı şekilde 26 ve 27 Haziran günlü şifreli telgraflarında Konya’da “teşkilatın” hızla gelişme gösterdiğini
ve teşkilatının topçu kumandanı İzzet Bey tarafından örgütlendiğini, Temmuz ayındaki
telgrafında ise halkın galeyana gelerek ayaklanma çıktığını ve mülki otorite ile askeri
otoritenin büyük bir çatışma içerisinde olduğunu bildirmişti. Bu iddialar üzerine Dahiliye Nezareti durumu
12. Kolordu Kumandanlığından soruyordu. Fakat yapılan tespitlerde, Vali Cemal Bey’in halkın
galeyanda olduğu ve ayaklanma çıktığı iddialarının gerçeği yansıtmadığı
ortaya çıkıyordu. Bu gelişmeler üzerine Dahiliye Nezareti’nden, Konya Vilayeti’ne gönderilen mesajda
“mübalağalı rivayat-ı müheyyiceye bila-tahkik kapılmayınız” uyarısı yapılıyordu.
Konya Valisi Cemal Bey’in
olayları abartarak hükümetin dikkatini çekmeye çalıştığı kesindi. Cemal Bey’in ayaklanma
çıktığını iddia ettiği tarihlerde İtilaf Devletleri tarafından hazırlanan muhtelif
bölgelerdeki asayiş raporlarında bile Konya bölgesinde halkın sakin olduğu, Rum ve Ermenilerin emniyet
içerisinde bulundukları bildiriliyordu. Nitekim, 12. Kolordu Kumandanı imzası ile Harbiye Nezaretine gönderilen
bir mesaj, Vali Cemal Bey’in Konya’daki durumu hangi şekilde kontrol altında tutmaya çalıştığını
göstermesi açısından ilgi çekicidir. 15 ve 16 Temmuz günlü askeri mesajlara göre, Vali, Konya Hürriyet ve İtilaf
Fırkası Şubesi yardımıyla halkı belediye dairesinde toplamayı başarmıştı.
Bu toplantıda; kolordunun bölgeden çıkarılması için hükümete başvurmak, hükümet bu talebi yerine
getirmez ise de İtalya’ya başvurularak isteklerinin yerine getirilmesi kararını almışlardı.
İlerleyen günlerde Vali Cemal Bey, Konya’dan asker alımının engellenmesi için jandarma ve polis
teşkilatına emir vermişti ki, bütün bunlar valinin özellikle Temmuz ayından itibaren milli kuvvetlere
karşı savaş açmış olduğunu gösteriyordu. Bu koşullar ve ortam içerisinde 31 Temmuz günü
İstanbul’dan hareket eden Süleyman Şefik Paşa başkanlığındaki Tahkik Heyeti, 3 Ağustos
günü Afyon'a ulaşmış bulunuyordu. Mütareke basınına yansıdığı şekli ile
heyet üyeleri Afyon'a geldikten sonra şehrin ileri gelenleri ile iki gün boyunca karşılıklı olarak
görüşmelerde bulunmuş, daha sonra ikinci günün sonunda 5 Ağustos günü Darül Muallimin salonunda topladıkları
halka, Padişah'ın selamını ve arzularını iletmişti. Bu toplantıda Süleyman Şefik
Paşa, Padişah’ın arzusunun "vatan menfaatlerini her türlü fırka ihtirasat ve mübazeratının
fevkinde bulundurulması ve memleketi kurtarmak için bütün ahalinin makam-ı saltanat ve hilafet etrafında toplanarak
müttehiden hareket etmesinin elzem olduğunu” aktarmıştı. Afyon'da halk ile yapılan görüşmeler,
mütareke basınına,hükümet açısından istenilen “olumlu neticeyi vermiştir” diye yansıyordu.
Afyon halkının duygularına tercüman olan Mutasarrıf Mahmut Mahir Bey, "memleketin padişahlarına
ebedi ve ezeli merbutiyet ve ubudiyetleri olduğunu beyan ve bu cihetle huzur-ı hümayuna kabullerinde arz-ı
atabe-i padişahi buyurulmasını" istirham etti. Bu ifadeler, Afyon halkının, Hükümet açısından
kazanıldığını gösteriyordu. Afyon'daki görevlerini tamamlayan heyet, 5 Ağustos günü Konya'ya
gitmek üzere yola çıktı. Fakat gitmeden önce Afyon'da yayınlanan "İkaz" gazetesine bir demeç veren Süleyman
Şefik Paşa, muhabirin, "Mustafa Kemal Paşa'nın hareketini ve milli kongrenin içtimaa daveti için vukuu
bulan teşebbüsatı nasıl buluyorsunuz?" sorusuna verdiği yanıtta; “Mustafa Kemal Paşa hareketini
iyi bulmadığını, bu günlerde saltanat makamı etrafında toplanmak gerektiğini ve Mustafa
Kemal Paşa’nın çok tehlikeli bir oyun icra ettiğini” söylüyordu. Süleyman Şefik Paşa'nın
özellikle üzerinde durduğu konu, halkın ne olursa olsun Saltanat’a bağlılığını
sağlamak ve hükümet dışında milli kuruluşların uygulayacağı politikaların zararlı
olduğunu vurgulamaktı. Süleyman Şefik Paşa ve heyeti 5 Ağustos günü, üç gündür Afyon'da bulunduklarını
ve görevlerini talimat çerçevesinde yerine getirdiklerini, aynı gün Konya'ya doğru yola çıktıklarını,
gerekli olan raporun Konya'dan gönderileceğini bildirir bir telgrafı Dahiliye Nezareti'ne gönderdikten sonra hareket
ettiler. Konya'da ulaştıklarında burada gerekli incelemelerde bulunan Süleyman Şefik Paşa, 7 Ağustos
günü hükümete yaptığı müracaatta; “milli kuvvetlerin kolaylıkla dağıtılabileceğini,
eğer kendisi Harbiye Nazırı olur ise bunu başarabileceğini” ifade ediyordu. Konya’dan
dile getirilen bu ifadeler daha sonraki dönemlerde Konya ve çevresinde milli teşkilatı yok etmek için ne gibi önlemler
alınabileceğinin işaretlerini veriyordu. Süleyman Şefik Paşa Konya’da kaldığı
sürede Vali ve şehir ileri gelenleri ile irtibat kurup görüştükten sonra acele olarak 11 Ağustos günü İstanbul’a
döndü. Süleyman Şefik Paşa’nın geri dönüşünü acele olarak nitelememizin nedeni, görevi dahilinde
bulunan Antalya ile Niğde’ye gitmekten vazgeçmiş olmasıdır(!)… Süleyman Şefik Paşa,
ertesi gün İstanbul basınına verdiği beyanda, yaptığı gezilerin amacını ortaya
koyuyordu. İfadesine göre; “Konya halkının, Padişah ve hükümetin emirlerini icra ve infazdan başka
hiçbir emeli yoktu ve hiç bir vakit milletin mümessili oldukları iddiasında bulunamayacaklardı”. Süleyman
Şefik Paşa'nın bu sözleri yorum yapmayı gerektirmeyecek kadar açık görünmektedir. Fakat belirtmek
gerekir ki, bu sözler hükümetin belirli bir bölge dahilinde yaptığı propagandaların ifadesidir. Bu propaganda
açıktır; "halk hiçbir zaman milletin temsilcisiz iddiasında bulunmayacaktır”. Diğer bir söylemle
bölgede kurulabilecek milli teşkilatlara dahil olmayacak, aksine bu gibi oluşumların karşısında
olacaktır. Süleyman Şefik Paşa’nın bu gezisiyle, milli teşkilata karşı yapılacak
harekatın tohumları da Konya bölgesine atılmış olunuyordu. Diğer taraftan, Süleyman Şefik
Paşa'nın gezdiği bölgelerde edindiği izlenimlerin sonucunu hükümet tarafından pratikte uygulanabilecek
bir takım politikalara oturtacağı kaçınılmazdır. Nitekim Süleyman Şefik Paşa’nın
İstanbul’a döndükten sonra Harbiye Nazırlığı makamına getirilmesi, politikalarının
Sadrazam tarafından da desteklendiğini ve uygun görüldüğünü kanıtlamaktadır. Kaldı ki, Sadrazam
Damat Ferit Paşa, Süleyman Şefik Paşa’nın milli teşkilatı yok etmek için yapacağı
uygulamalara için bir ödül verme ihtiyacını hissetmiş olmalı ki, ısrarla Paşa’ya “yaver-i
ekrem” unvanın verilmesini istemiştir. Başmabeyinci Ali Fuat Bey’in isteğin kanuna uygun olmadığı
yolundaki karşı çıkmalarına rağmen Süleyman Şefik Paşa 11 Eylülde “yaver-i Ekrem”
olarak ilan edilmiştir. Sonuç olarak, Anadolu içlerinde dolaşan ilk heyet gerekli propagandayı yaparak İstanbul’a
dönmüş ve Süleyman Şefik Paşa'nın gözlemleri sonucu uygulanmaya karar verilen politikalar, pratiğe
aktarılmaya başlanmıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu politikaların temelini
“halk ile milli teşkilatları karşı karşıya getirmek” oluşturuyordu. Bu politika,
Konya’nın Bozkır İlçesi’ndeki olaylar şeklinde kendisini kısa zamanda ortaya çıkardı.
Halk ile milli teşkilatların karşı karşıya getirilmesi politikasının uygulanması
doğrultusunda hükümetin gerçekleştirdiği ilk adım ise, 14 Ağustos günü ordu müfettişliklerinin
mülkiye memurlarına talimat vermeleri yetkilerini kaldırmak oldu. Birinci Ordu Müfettişliği İstanbul’da,
Üçüncü Ordu Müfettişliği Konya'da bulunuyordu. Mustafa Kemal'in Üçüncü Ordu Müfettişliği'nden alınmasından
sonra bu müfettişliklerin adı ordu komutanlıklarına çevrilmek istenmiş ve bu konudaki değişiklik
isteği 7 Ağustos'ta Askeri Şura'ya gönderilmişti. Fakat bu konuda herhangi bir karar çıkmadan 16
Ağustos’ta Birinci, İkinci, Üçüncü Ordu Müfettişlikleri’nin kaldırıldığı
açıklandı. Kolordulara ise doğrudan doğruya bakanlıkla muhabere edecekleri bildirildi. 18 Ağustos’ta
ise sadece Üçüncü Ordu Komutanlığı'nın kaldırılmasına dair karar alındı. Bu arada
Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa, 15 Ağustos’ta yayınladığı bir emirle
kolordular arasındaki şifreli haberleşmeleri yasakladı. Dahiliye Nezareti ise aynı günlü bir genelgesinde
bundan böyle askeri makamların mülkiye memurlarına asayiş ve benzeri konularda her türlü kolaylığı
göstermesini istedi. Hükümet, Harbiye Nazırı değişikliğinden sonra aldığı bu kararlarla
açıkça görüldüğü üzere, askeri gücü, mülki gücün altına indirmeye çalışıyordu. Bu da gösteriyor
ki, uygulanacak pratik planlarda hükümet komutanlarından çok mülki memurlarına, yani valilerine güvenmektedir. Hükümetin
Konya’daki en güvenilir elemanı ise her emri harfiyen yerine getiren Vali Cemal Bey idi.
OLAYLAR BAŞLATILIYOR…
Kışkırtıcılar ve İstanbul
hükümeti açısından olayların en önemli sebebi Konya’da milli teşkilat adı altında çetecilik
yolu ile halka zulüm etmesi idi. Konya Valisi Cemal Bey, 1919 yılının Temmuz ayından itibaren yaptığı
şikayetlerde bölgede Kuva-yı Milliye hareketinin etkin olmaya çalıştığına dair bilgileri
hükümete iletiyordu. Konya’da Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı adına çalışmaların yapıldığını,
hatta Mustafa Kemal Paşa’nın daha Havza’ya ayak basar basmaz Konya ili ilgilendiğini öğrenen,
Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurucusu, yöneticisi ve Ayan üyesi Zeynel Abidin Efendi, gelişmelerin
iç yüzünü öğrenmek için özel bir heyetin İstanbul’a gönderilmesini istedi. Antalya’dan bir Fransız
vapuruyla İstanbul’a giden bu ekip, o tarihte Ebussuut Caddesi’nin Salkımsöğüt’teki tramvay
hattı üzerinde, köşede bulunan otele indi. Konya ekibinde Arnavut kökenli Alibeyhüyüğü’nde yaşayan
Delibaşı isminde biride bulunuyordu. Delibaşı, burada yapılan toplantılarda kendisinin belli
bir grubunun bulunduğunu, İstanbul hükümeti destek verirse kuvvetleriyle Mustafa Kemal’in oluşturmaya
çalıştığı Kuva-yı Milli’ye darbe indirebileceğini söyledi. Vali Cemal Bey’in
aktardığı bilgilerle Konya’daki gelişmeleri takip etmeye çalışan hükümet, aynı zamanda
valinin telkinleri doğrultusunda bir takım önlemler almaktan da geri kalmıyordu. Örneğin, Vali Cemal Bey’in
21 Eylül 1919 tarihinde Beyşehir’de bulunan Süvari Alayı Kumandanı Sami Bey’in Kuva-yı Milliye’ye
iştirak ettiğini ve alayın lağvedilmesi gerektiğine dair gönderdiği telgraf üzerine hükümet
jet hızıyla alayın kaldırılmasına dair kararı aynı gün Harbiye Nezareti’ne bildiriyordu.
Vali Cemal Bey’in İstanbul hükümetindeki en büyük destekçisi ise Konya’daki görevinden döndükten iki gün
sonra Harbiye Nazırı olan Süleyman Şefik Paşa idi. Süleyman Şefik Paşa, Konya’daki milli
hareketi bastırabilmek amacı ile 12. Kolordu Kumandanlığına 11 Eylül 1919’de Ali Sait Paşa’yı
tayin etmişti. Beyşehir’de bulunan Nazım Bey’in telgrafhaneyi işgal ile haberleşmeyi
kestiği yolundaki haberler üzerine, Ali Sait Paşa’ya verilen talimatta; “Beyşehir’de bulunan
Süvari Alayı Kumandan Vekili Nazım Bey’in halka işkence ve zulüm yaptığı ve bu sebeple
her ne şekilde olursa olsun yakalanması gerektiği ve padişahın emirleri dışına çıkmaya
cesaret edenlerden her kim olursa bunların en şiddetli şekilde cezalandırılması gerektiği”
bildiriliyordu. Bu emir, milli kuvvetlerin ortadan kaldırılması adına askerlerin birbirlerine düşürülmesi
ve bir iç savaş çıkartılması anlamına gelmekte idi. Ali Sait Paşa bu tehlikeli planı uygulamaya
cesaret edememiş ve 25 Eylül günü görevinden ayrılarak İstanbul’a döndü. Beyşehir’de gelişen
olaylar ise Vali Cemal Bey açısından, Temmuz ayı başından beri takip ettiği politikanın,
yani hükümetin milli kuvvetleri yok etmesi gerekliliğinin de bir bakıma kanıtı oldu. Nihayet, 21 Eylül
1919 tarihli telgrafında bütün olayların nedenin, bunların görevden alınmaları için defalarca Dahiliye
Nezaretine yazmış olmasına rağmen kendisinin dinlenmemiş olmasına bağlı olduğunu
söylüyordu. Ayaklanmaya katılan subayların yakalanarak trenle İstanbul’a nakil edildiklerini, fakat ikisinin
firar ettiğini bildiriyordu. Konya’daki bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, milli kuvvetleri
örgütlemesi için Albay Refet (Bele) Bey’in Sivas’tan Konya’ya gönderilmesi kararını almıştı.
Refet (Bele)Bey’in Konya’ya gönderilmesi kararının öğrenilmesi
üzerine birçok milliyetçi Vali Cemal Bey aleyhine birleşmeye başlamışlardı. Şok gelişmelerden
paniğe kapılan Vali Cemal Bey, kendisini koruya bilmek amacı ile hapishanedeki mahkumları serbest bıraktırarak,
bunları silahlandırmıştı. Vali Cemal Bey, Refet (Bele) Bey’in Konya’ya hareket etme kararından
sonra İngiltere’nin Konya Kontrol Subayı ile görüşerek durumu anlattı. Subayın İngiliz
Yüksek Komiserine gönderdiği rapordaki ifadelere göre; Vali Cemal Bey çok heyecanlı bir durumda idi ve kendisinin
evinin bombalanacağından korkuyordu. Durumunun artık kendisi için içinden çıkılmaz bir vaziyet aldığına
inanıyordu. Kontrol subayı ise bütün şartları hesaba katarak biran önce görevinden ayrılmasını,
güvenlik için de İngiliz görevlilerinden birini de Eskişehir’e kadar valinin refakatine vereceğini söylemişti.
Nitekim bu görüşmeden sonra İstanbul’a gitme kararını kesinleştiren Vali Cemal Bey, 25/26 Eylül
gecesi gizlice Konya’dan ayrıldı. Milliyetçileri ise Vali Cemal Bey’in kaçması üzerine vilayette
toplanarak vali vekilliğine Hoca Vehbi Efendi’yi getirmişti. Hoca Vehbi Efendi, Ali Rıza Paşa’nın
kurduğu yeni hükümetin Konya’ya tayin ettiği Vali Suphi Bey’in 19 Ekim’de görevine başlamasına
kadar valilik görevinde kalmıştı. Birinci Bozkır İsyanı (26 Eylül 1919) onun görevi döneminde
çıkarılmıştır. Olaylarının başlamasından bir gün sonra yani 27 Eylül’de
Albay Refet (Bele) Bey kuvvetleri Konya’ya ulaşmışlardı.
Aynı gün Mustafa Kemal Paşa tarafından Vali Cemal Bey’in kaçışı ve milli menfaatlere aykırı
tutumları ile ilgili bir beyanname yayınlanmıştır. Bu beyannamede Mustafa Kemal Paşa, Vali Cemal
Bey’in Ferit Paşa kabinesinin Anadolu’daki yegane mülevves dayanak noktası olduğunu, vatan ve millet
aleyhine ihanetlerde bulunduğunu ve Konya’daki faaliyetlerinin yabancıların bile nefretini çektiğinden
bahsederek, Cemal Bey’in kaçışının Konyalıların vatanseverliklerinin bir sonucu olduğunu
belirtmiştir. Bozkır isyanın silahlı çatışma kısmının Refet (Bele) Bey’in
Konya’ya geldiği ve Mustafa Kemal Paşa’nın beyanname yayınladığı güne tekabül
etmesi ilginçtir. Aylardır milli teşkilata karşı Konya’da önlemler almaya çalışan Vali
Cemal Bey, Süleyman Şefik Paşa ve Damat Ferit Paşa ekibinin, Mustafa Kemal Paşa’nın beyannamesine
cevapları Bozkır’da ayaklanma çıkarılarak ortaya konmuştu. Milli Mücadele ile ilgili eserlerde
27 Eylülde çıktığı kabul edilen, fakat devlet arşivlerindeki yazışma ve raporlara göre
26 Eylül-4 Ekim tarihleri arasında geliştiği saptanan olaylar, aynı zamanda 3. Damat Ferit Hükümeti’nin
düştüğü ve yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin kurulduğu bir tarihe rastlamıştı.
Bu açıdan yeni hükümet ancak 11 Ekim gibi geç bir tarihte (Olayların başlamasından 17 gün sonra) Bozkır’da
yaşananların sebebini sorgulamaya başladı ve derhal olayların perde arkasının bildirilmesini
vilayetten talep etti. Aynı zamanda olayı yerinde soruşturmak için bir mülkiye müfettişi gönderme kararı
alındığını da vilayete bildirdi. Bozkır hadisesi ile ilgili ilk bilgiler 12. Kolordu Kumandan
Vekili Miralay Şükrü ve Konya Vali Vekili Hoca Vehbi Efendi tarafından verildi. Daha sonra bölgeye gelen mülkiye
müfettişi Asaf Talat Bey de yaptığı tahkikat sonuçlarını ayrıca Dahiliye Nezaretine bildirdi.
Yapılan tahkikat sonuçlarına göre Birinci
Bozkır isyanının gelişmesi şu şekilde olmuştu. Vali Cemal Bey, kaçmadan önce bütün Konya’da
olduğu gibi Bozkırlıların da dini ve milli duygularını Kuva-yı Milliye aleyhine tahrik
etmiş, kendilerine silah dağıtılarak milli kuvvetlere karşı gelinmesi konusunda yazılı
emir vermiş, ayaklanmayı gerçekleştirmesi için de Dinek Nahiyesi müdürü Vehbi Bey’e bin lira para ve
kaymakamlık verileceği vaadinde bulunmuştu. Yine Cemal Bey’in teşvik ve tahrikleri ile Sandık
Emini Hüseyin, Mal Müdürü Talib, Kadı Cevdet, Müstantık Tevfik, Alibeyhüyüğü Köyü muhtarı Afşarlı
Tahir, Ahırlı köyünden Molla Mustafa, Pekmezcinin Ali ve Ayandan Zeynel Abidin Efendi’ye nisbet edilen Hocaköylü
Pehlivan elde edilmişti. Vali Cemal Bey, bizzat bölgeye giderek bu şahıslarla görüşmüş, hatta bir
gece de Alibeyhüyüğü muhtarının Afşarlı Tahir’in evinde misafir olarak kalmıştı.
Cemal Bey’in faaliyetlerinin tehlikeli boyut alması ve askeri cihetten de haberdar olunması üzerine Jandarma
Komutanı Abdurrahman Bey tarafından 60-70 kişilik bir kuvvet Bozkır’a gönderilmişti. Bu gelişmeler
Zeynel Abidin Efendi’nin adamlarını kızdırmıştı. Delibaşı’nı
ve 30 adamını yanına alan Kürtoğlu Musa, Bademlili Hacı Halil, ilçenin yağma edilmesi vaadiyle
yanlarına topladıkları silahlı köylülerle 26 Eylül günü, ( Vali Cemal Bey’in firar ettiği gün)
önce Bozkır’a saldırdı. İlçeye gönderilen az sayıdaki milli kuvvet saldırı karşısında
tutunamayarak geri çekilince ve isyancılar Bozkır’ı ele geçirmişti. Kendi hareketlerine katılmayan
düyun-u umumiye, reji daireleri ile halkın evlerini yağma ederek kendilerine karşı gelen bir grup askerle
“Kanlıböğet” ismiyle bilinen bölgede şiddetli çatışmaya
girdiler. İsyancılar burada 5 müslüman askeri katlederek Hükümet Konağı’na yürüdü, kendilerine engel
olmak isteyen Kaymakam Demir Asaf Bey’i de şehit etti. Zeynel Abidin Efendi’nin adamları çatışmalar
sırasında ev ve bazı işyerleri kurşunlanırken 2 hıristiyanın ölümüne sebep oldu. Askeri
birlikler ise hadisenin sonuna kadar özellikle dağların eteğindeki Hıristiyan mahallelerini korumaya çalışmışlardı.
Karşılarında kuvvetli bir askeri bir birlik bulamayan isyancılar askerlik şubesinin deposunda girerek
burada bulunan silah ve cephaneyi alarak, ilçenin girişindeki baruthaneyi de ateşe verdi. İsyanı bastırmak
amacı ile 28 Eylül günü Seydişehir’den gelen süvari bölüğü o gün akşama kadar çarpıştı
ise de sayıları 3 bin kişiye ulaşan asilere karşı koyamadılar. Asilerin makineli tüfek
takımını ve 8 subay ile 12 eri ele geçirmesi ile süvari bölüğü Karacaardıç Köyü yakınlarına
çekilmek zorunda kaldı. Olayın büyüyerek şiddetli bir hal alması üzerine, kan dökmemek için Seydişehir’de
bulunan süvari alayı müdahale için hazır halde tutulmakla birlikte, isyanın nasihat yolu ile çözümlenmesine
karar verildi. Bu aşamada, Konya eşrafından hazırlanan bir nasihat heyeti geçici bir süre için olayları
yatıştırmıştı. Fakat gerçekte isyancılar silahlarını bırakmamışlar
ve bir tehdit olarak varlıklarını devam ettirmişlerdi. Hatta isyancıların başarısı
üzerine Hadim nahiyesi ile Ermenek ilçesi haklıda isyancılara katıldılar, fakat bunlar Vali Vekili Vehbi
Bey’in verdiği bilgiye göre çatışmalara iştirak etmemişlerdi. Bozkır isyanını
araştırmak için Konya’ya gelen mülkiye müfettişi Asaf Talat Bey’in raporunda bir husus dikkat çekmektedir.
Şöyle ki; Asaf Talat Bey, isyanın çıkmasını iki sebebe bağlamaktadır. İlk sebep olarak
Bozkıra gönderilen milli kuvvetler komutanı Abdurrahman Bey’in halka hitaben yaptığı konuşmada
ağır bir lisanla, milli kuvvetlere katılmayanların cezalandırılacağını söylediğini
ve bu sözler üzerine halkın galeyana geldiğini, ikinci sebep olarak da, Vali Cemal Bey’in fırkacılık
faaliyetleri ve Bozkır civarındaki halkı kışkırtmalarının etkili olduğunu belirtmektedir.
Bu ifadelerden Talat Beyin olayın sorumluluğunu iki tarafa da yüklemek istediği sonucu çıkmakta ve bu
yaklaşım kendi içerisinde dahi çelişki meydana getirmektedir. Eğer Vali Cemal Bey’in faaliyetleri
daha ilk valiliği döneminden başlamak üzere Milli Kuvvetler Komutanı Abdurrahman Bey’in bölgeye gitmesinden
çok önce ortaya çıkmış ise, bu durumda kuvvetlerin Bozkıra gitmesi ve Milli Tşkilat’a yardım
talebinde bulunması ayaklanma için yalnızca bir bahane teşkil edecekti. Kaldı ki, 19 Ekimde Konya’daki
görevine başlayan Vali Suphi Bey’in raporları, ayaklanmanın Vali Cemal Bey ve Zeynel Abidin’in
adamlarının organizasyonu ile ortaya çıktığını ortaya koymaktadır ki, ayaklanmanın
ilk çıktığı köy de Hocaköydür. Bozkır’da süvari bölüğünün geri çekilmesinden sonra çatışma
durumunun bir süre için ortadan kalkması sebebi ile bu dönem genellikle “Birinci Bozkır İsyanı”
olarak adlandırılmaktadır. Fakat isyancılar nasihat heyetine verdikleri cevapta, eğer genel af ilan
edilmezse silahlarını bırakmayacaklarını söylemişlerdi. Hükümet ise gönderilen ilk bilgilere
istinaden sükunetin sağlandığı yada nasihat yolu ile sağlanabileceği düşüncesinde idi.
Nitekim hükümetten Vilayete gönderilen bir telgrafta; “af ilanına gerek olmadığı, ahalinin önde
gelenleri yoluyla nasihat yapılması ve meselenin sükunetle çözülmesinin” mümkün olduğu bildiriliyordu.
Fakat gelişmeler hükümetin hesapladığı gibi olmadı. Mülkiye müfettişi Asaf Talat Bey, 21 Ekimde
gönderdiği raporunda aldığı duyumlara göre, Konya’da bulunan tahrikçilerin etkisi ile herhangi bir
olay bahane edilerek sayıları 3 bin kişiyi bulan asilerin tekrar saldırıya geçmelerinin muhtemel
olduğunu bildiriyordu. Gerçekten de 22 Ekim günü toplanan asiler tekrar silaha sarılarak, tarihe İkinci Bozkır
Ayaklanması olarak geçen olayları başlattı.
Birinci Bozkır olaylarında, asilerin
başarı göstermesi biraz şımarmalarına ve kendilerine güvenmelerine yol açmış, genel af
ilan olunmazsa silahlarını kesinlikle bırakmayacaklarını bildirmişlerdi. Hadiseyi sükunetle
halletmek isteyen hükümet, askeri hiçbir önlem almazken milli kuvvetler adına Afyon’dan Yarbay Arif (Ayıcı)
Bey’in birlikleri Bozkır’a kaydırılmış ve ayrıca 12. Kolordu Kumandanlığı
bazı küçük birlikleri Çumra ve Karaviran mevkilerinde toplamaya başlamıştı. Milli kuvvetlerin Bozkır’ı
kuşatma harekatına devam ettiği haberini alan Hisarlık ve Hocaköy halkından 70 kadar silahlı
ve 200 kadar silahsız bir grup, başlarında Zeynel Abidin Efendinin kardeşi Hoca Ziya ve akrabalarından
Abdullah, Sabit ve Abdülhalim hocalar ile Avdan şeyhlerinden Hacı Osman (Zeynelabidin Efendi’nin yeğeni)
ve Talat ismindeki arkadaşları olduğu halde 22 Ekim 1919 tarihinde harekete geçerek Bozkır kazası
etrafında toplandı. Bunlar, halkı kışkırtmak için Kuva-yı Milliye’nin İttihatçıların
müstear adları olduğunu ve halkı zorla askere alacakları yolunda propaganda yapmakta idiler. Yanlarına
çağırdıkları öldürülen Demir Asaf Bey’in yerine vekalet eden Bozkır Kaymakam vekili Sami Bey’e
isyancılardan Abdülhalim Hoca, genel af ilan edilmesini ve Çumra ile Karaviran mevkilerindeki milli kuvvetlerin derhal
çekilmesini yoksa kendilerinin bunu gerçekleştireceklerini söyledi. Sami Bey’in uyarılarına aldırmayan
asiler, tekliflerinin kabul edilip edilmediğini bizzat öğrenmek istedi. Vilayete telgraf çekildi. Refet (Bele) Bey’in
taahhüdü ile Kuva-yı Milliye’nin bulunduğu yerlerde kalıp ilerlemeyeceği fakat toplanan halkın
da köylerine dağılması gerektiği cevabı verildi. Fakat asiler verilen bu cevabı beğenmeyerek;
“bu telgraf validen değil, Beyşehir’den yazılıyor. Padişahın emri gidip bunları
vurmaktır” diyerek, mülkiye müfettişi Asaf Talat Bey’in daha önce ifade ettiği gibi, milli kuvvetlere
karşı 22 Ekimden itibaren tekrar harekete geçti. Bozkır’daki telgraf hatlarını kesen ve sayıları
600’ü aşan asi grubu, Konya’nın 58 km güneyinde bulunan Akviran nahiyesi ahalisine haber göndererek
Yarbay Arif (Ayıcı) Bey müfrezesine saldıracaklarını, kendilerine yardım edilmez ise gelip bölgedeki
köyleri yakacakları tehdidinde bulundu. Bu yeni durum karşısında Vali Suphi Bey telaşa kapıldı.
Dahiliye Nezaretine gönderdiği telgrafta, Bozkır hadisesinin sona ermediğini, devam eden kargaya Zeynel Abidin
Efendi’nin köyü olan Hocaköy halkı ile akrabalarının sebep olduklarını söylüyor ve halkı
yatıştırarak ikna etmek için yeni nasihat heyeti oluşturma çabasında olduğunu bildiriyordu.
Bu çabasına rağmen Vali Suphi Bey, ayrıca diğer yazılarında ısrarla, af çıkarılmaz
ise nasihatın katiyen işe yaramayacağını da ifade ediyordu. Albay Refet (Bele) Bey ile Afyon’da birleşerek Aydın cephesine gitmek için yola çıkan 12. Kolordu
Kumandanı Fahreddin (Altay) Bey, Bozkır hadisesinin tekrar ortaya çıkması üzerine Konya’ya dönerek
vali ile yapılması gerekenler konusunda mütalaada bulundular. Afyon’dan daha önce gelerek Bozkır ile
Konya arasındaki Suğla Gölü’nün kuzeyinde yaklaşık 400 kişilik bir kuvvetle hazır bekleyen
Yarbay Arif (Ayıcı) Bey kuvvetlerinin desteklenmesi kararı alındı. Bu esnada, 24 Ekim 1919 tarihinde
asiler Akkilise mevkiine gelen milli kuvvetlere saldırdılar. Üç saat süren bir çatışma sonunda asiler
geri püskürtüldü. Bu çatışmalarda Yarbay Arif (Ayıcı) Bey
müfrezesinden 1 er yaralandı ve 3 er kayboldu. Daha sonra alınan bilgilere göre, isyancıların bu erleri
vahşi bir şekilde parçaladıkları ortaya çıktı. Bu olayın öğrenilmesi üzerine Vali
Suphi Bey alelacele eski mebus Mehmet Emin, Konya tüccarlarından Bozkırlı Hacı Hüseyin ve Zeynel Abidin’in
kardeşi Rifat Efendi’den meydana gelen yeni bir nasihat heyeti oluşturularak, çatışmanın ertesi
günü yani 25 Ekimde Bozkıra gönderildi. Ayrıca Bozkır’a atanan yeni kaymakam Ragıb Bey’e de
nasihat heyeti ile birlikte hareket ederek hadisenin barış yolu ile neticelendirilmesi hakkında talimat verildi.
Dahiliye Nezareti olayın nasihatle bastırılabileceği konusunda iyimser olmalı ki, ertesi günkü yazısında
Valinin de Bozkır’a nasihat heyeti ile birlikte gitmesini talep etmiş olmasına rağmen, Vali olayın
ciddi boyutlarda olduğunu ve bu sebeple Bozkır’a gitmesinin mümkün olamayacağını bildirmişti.
Akkilise mevkiine takviye kuvvetlerin gönderilmesi ile 25 Ekim’de yaşanan çatışmalarda asiler hakim oldukları
tepelerden uzaklaştırılmışlardı. Asilerin kaybı 30 kişi kadardı. Yarbay Arif
(Ayıcı) Bey müfrezesi aynı gün Suğla Gölü’nün doğusundaki Saray Köyü’nü geçerek asileri
takibe almışlardı. Bu sırada milli kuvvetler, asilere gönderilen nasihat heyetinden gelecek haberi bekliyor
olmalılar ki, eğer olumsuz cevap verilir ise köylülere karşı yumuşak davranılması ve yalnızca
isyana önayak olanların cezalandırılmaları gerektiği 12. Kolordu Komutanı Fahreddin (Altay)
Bey tarafından müfreze komutanına bildiriliyordu.
Akkilise (Akkise) mevkiinden kaçan asilerden
bir kısmı köylerine dönerken, bir kısmı da Balıklava köyüne çekilmişlerdi. Yarbay Arif (Ayıcı)
Bey kuvvetleri, 26 Ekim günü Balıklava mevkiinde karşı saldırıya geçti ve sayıları 2 bine
ulaşan asilerle üç saat süren çatışma yaptı. Asilerden bir kısmı beyaz bayrakla gelerek teslim
oldu, doğu tarafında kaçan kol ise Akviran’ı işgal etmek için köylüleri tazyik etmeye başladılar.
Yarbay Arif (Ayıcı) Bey kuvvetleri ertesi gün asilerin Akviran nahiyesini işgal ettiklerini ve çevre köylerle
birleşerek Delibaş adındaki bir sergerdenin liderliğinde Çumra’ya saldıracaklarını
öğrendi. Yarbay Arif kuvvetleri Avdan üzerinden Apa’ya geldiler. Burada 28 Ekim tarihinde yapılan çatışmalarda
asiler püskürtüldüler. İsyanın Çumra civarındaki Alibeyhüyüğü ve Hatunsaray mevkilerine de sıçraması
ve bu bölgeler üzerine gönderecek askerlerin fırsattan faydalanarak firar etmesi durumu çok güçleştirmişti.
Bu sebeple ulemadan üç kişi seçilerek asilere gönderildiği bir sırada Yarbay Arif (Ayıcı) Bey’in Apa’daki başarıları üzerine asiler çözülmeye başladı.
Nitekim asiler tarafından esir alınan bazı kişiler serbest bırakılmış ve kaymakamın
refakatinde 2 sergerde olmak üzere bir heyet Konya’ya giderek affedilmelerini talep etmişlerdi. İsyancılar,
kan dökülmesine sebep verdikleri için Zeynel Abidin Efendi takımından nefret ettiklerini belirtmişlerdir. Alibeyhüyüğü
mevkiinde müfreze karşısındaki tepeleri tutan asiler de birden bire firar etmişler ve köy halkından
bir heyet müfreze kumandanlığına gelerek aflarını talep etmişlerdir. Alibeyhüyüğü köylü
Delibaş, çevresinde 100 kişi olduğu halde kaçmayı başarmış ve tekrar bir isyan hazırlığı
için Türkmenleri ayaklandırmak için harekete geçmişti. Bu arada Ereğli bölgesinde bulunan ahali Bozkır
isyanının aldığı vaziyet karşısında milli kuvvetlere yardım edebilmek için 300
kişilik silahlı bir birlik meydana getirmişlerse de, Yarbay Arif (Ayıcı) Bey müfrezesinin başarıları
üzerine bu birliğin yola çıkması engellenmiştir. Apa çarpışmalarından sonra bir süre Konya’ya
uğrayan Yarbay Arif (Ayıcı) Bey, asilerin son dayanak noktaları olan Dinek üzerine yürüyerek, 1-2 Kasım
günleri bu bölgedeki asileri yoketti. Dinek çatışmalarından sonra milli kuvvetler Bozkır’a kolaylıkla
girmeyi başardılar. İkinci Bozkır İsyanı esnasında milli kuvvetlerin kaybı 5 şehit
ile 3 yaralı ve asilerin kaybı ise 30’un ölü ile 70 civarında yaralı idi. Dahiliye Nezaretinden
Sadarete gönderilen 4 Kasım 1919 tarihli yazıda, asilerin son istinadgahları olan Dinek’ten uzaklaştırmaları
ile artık Bozkır hadisesinin kapanmış sayılabileceği bildiriliyordu. 7 Kasım 1919 tarihli
vukuat raporunda 11. Fırkaya bağlı müfreze komutanı Yüzbaşı Raci, hiç zayiatı olmadan Bozkır
merkezinde bulunduğunu bildirdi. Ertesi günü, Harbiye Nezaretine gönderilen raporda da mahalli hükümetin tesis edildiği,
adli tahkikatın başladığı ve halkın silahlarını teslim ettiği haber veriliyordu.
Sükunetin sağlanmasından sonra asilerin
ele başlarından Kürtoğlu Mustafa (Zeynel Abidin Efendi’nin yeğeni), Bademlili Hacı ve Güzel
Çavuş kendiliklerinden teslim oldular. Daha sonra Hacı Hasan ve Hacı Hüseyin de büyük pişmanlık duyduklarını
12. Kolorduya bildirdiler. Bozkır isyanlarında milli kuvvetlerin başarılı olması Hürriyet ve
İtilaf Fırkası’nı memnun etmemişti. Fırka, Ali Rıza Paşa Hükümeti’ne verdiği
13 Ekim 1919 tarihli muhtırada, Bozkır halkının askerlerin isyanına karşı savaştıklarını
ve hükümetin bu olayın kıymetini takdir edemeyerek, halkın ezilmesine seyirci kaldığını
ifade ediyordu. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın hükümete baskı yaptığı bir sırada,
yine bir organizasyon eseri ve baskıyla kaleme alındığı anlaşılan ve 25 köy muhtarı
(Soğucak, Kovanlık, Hacı Yunuslar, Dumnu, Karabayır, Holuslar, Söğüt, Gederet, Bekele, Çat, Yalnızca,
Ağıras, Elmaağaç, Baybağan, Fakirtepesi, Eğitse, Sarıca, Sırıstat, Akçapınar,
Ahırlı, Gündüğün, Aliçerçi, Fart, Sorkun, Mervesti köyleri) Konya’daki kontrol subayı aracılığı
ile İngiliz Yüksek Komiserliği’ne gönderdiği 28 Ekim 1919 tarihli telgrafta; İttihat ve Terakkililerin
milli kuvvet adı altında toplandıklarını, zenginlerin evlerini yağma ettiklerini ve yaklaşık
10 evi bombalayarak birçok kişiyi öldürdüklerini yazıyorlar ve raporun ellerine ulaşmasıyla birlikte Bozkır’ı
bu zorbalardan kurtarmak için harekete geçilmesini istiyorlardı. İngilizleri Bozkır’a davet eden bu başvuruya
karşılık olarak Bozkır ve mahalleleri ile çevre köylerin muhtarlarından 70 imzayla kaleme alınan
bir pişmanlık yazısı Konya vilayetine gönderilerek sağduyulu vatandaşlar tarafından bir
bakıma İngilizleri davet eden çağrıya karşılık verildi. Bozkırlılar, bu yazılarında;
“Zeynel Abidin’in akrabaları tarafından kandırıldıklarını ve zorla isyana teşvik
edildiklerini, bunların firar etmesi ile dünyalar kadar sevindiklerini, İzmir’in kurtuluşu için Müslüman
kardeşleri ile omuz omuza çalışacaklarını” ifade ediyorlardı. Böyle bir hareket de bütün
propagandalara rağmen Bozkır bölgesinde sağduyunun ve vatanseverlik duygularının üstün geldiğini
gösteren bir örnek olmuştur. Hükümet, Vali Suphi Bey’in ısrarla teklif ettiği genel af ilanını
hoş karşılamasa da, mülkiye müfettişi Asaf Talat Bey, işin içyüzünü bilmeden iştirak ettiklerini
belirttiği köylülere karşı herhangi bir adli takibe gerek duyulmadı. Yalnız, Harbiye Nazırı
Cemal Paşa isyanda rolleri açıkça belirlenen Zeynel Abidin ile Konya eski Valisi Cemal Bey hakkında takibat
yapılması hakkındaki bir yazıyı Sadarete gönderdi. Fakat bu istekten de somut bir sonuç çıkmadı.
Belki de, ayaklanmanın bastırılmasına rağmen isyancıların cezalandırılmamaları
İstanbul’daki organizatörleri daha etkin tedbirler almaya sevk etmiş olmalıdır. Çünkü, bunlar Bozkır
ve Konya’ya provokatör ajanlar göndermeye devam etti. Örneğin, Nigahban Cemiyeti’nden Binbaşı Köse
Muhiddin, Binbaşı Çopur İsmail Hakkı ve Yüzbaşı İsmail Hakkı’nın Bozkır’a
gitmek için İstanbul’dan harekete yola çıktıkları öğrenildi. Mustafa Kemal Paşa, bunların
bölgeye ulaşmasının engellenmesi için gerekli yerlere emirler vermişti. Ayrıca, Hürriyet ve İhtilaf Fırkası’nın peyki durumunda olan İngiliz Muhibleri Cemiyeti’nin
önemli isimlerinden Sait Molla’nın 29-30 Ekim 1919 tarihinde Papaz Frew’e gönderdiği mektuptaki ifadeler,
işgal güçleri ve uzantılarının halkı kandırmak için her yolu deneyeceklerinin de bir göstergesi
olmalı. Sait Molla, şöyle diyordu: “Bozkır’a gidecek adamlarımız tanınmış
şahsiyet olması hesabiyle fazlaca tevahhuş gösteriyorlar yada “K.B. 81/1” e sizin vasıta ile
hadisenin tespiti hakkında tebligat icrasıyla propaganda heyetlerinin bu mesele için faaliyete davet edilmesi lüzum
ve zaruretini arz eder ve takdim-i ihtiramat eylerim”. İddialara göre, Milli Kuvvetler, isyanlardan sonra köy köy
dolaşıp yakaladıkları elebaşılar ile efeleri Aladağ Boğazı’na götürüp topluca
imha etti.
Ve bir süre sonra kayıtlara “Delibaş
İsyanı” olarak geçen olaylar çıktı. Kuva-yı Milliye ekipleri çetin mücadeleler sonunda bu ayaklanmayı
da bastırdı. Uzun süren takibat sonunda Delibaş, cebindeki Yunan pasaportuyla bölgede kafası kesilerek
öldürüldü. Bozkır merkezli olayların liderlerinin soy kütükleri incelendiği zaman Osmanlı yöneticilerinin
bölge halkını aydınlatması (!) için gönderdiği “Hatıp” adı verilen Bozkırlı
olmayan hocalar ve akrabalarından oluşması dikkat çekiyordu. Bu olaylardan sonra Anadolu’da gerçek anlamda
isyanlar patladı. Bu coğrafyada iç düşmanlarla birlikte dış düşmanlara karşı da çetin
savaşlar verilerek Türkiye Cumhuriyeti doğdu.
***
Sevmek, sevdiğini kendin gibi, kendinden
de çok duyumsamaktır. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide, tek bir yürek olunur. Türkiye’yi, Türkiye
Cumhuriyeti’ni ve Bozkır'ı sevmek de böyledir. Paylaşmaktır, sevdiğinle kalbini bölüşmektir.
Ve sevmek direnmektir, tüm acılarıyla direnmek. Bozkır’ımızı sevmek, sevilmeyi hak etmesini
bilmektir. Sevmek, sevgilinin baktığı yerde, sustuğu yerde olmaktır. 24 saat yüreğinde benliğinde
hissetmektir. Özgürlüğünü istersin, sevginin kabul edilmesini istersin, bir gün gelir bu istekler son bulur, kendinden
istersin artık, Bozkır’ı daha çok sevmek istersin, hataları, kusurlarıyla sonsuz kılmak
istersin sevgini...
KAYNAKÇA
Arşivler: Başbakanlık
Osmanlı Arşivleri, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Arşivi Dergi ve Gazeteler: Alemdar,
Ati (İleri), Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, İkdam, Sabah Tasvir-i Efkar, Vakit Kitap ve Makaleler: Aker, Mehmet
Şefik; İstiklal Harbinde 57.Tümen ve Aydın Milli Cidali, II, Ankara 1987. Atatürk, Kemal; Nutuk, III, Türk
Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul 1982. Atalay, Ahmet Mevlevilerin Merkezi Hükümetlere Etkileri ve Bozkır Zeynelabidin
İsyanı Hakkında Postnişin Abdülhalim Çelebi’nin Merkezi Hükümete Gönderdiği Bir Mektup, Selçuk
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Sayı: 8, Konya 2000, Atalay, Ahmet, Milli ücadelede Türk’ü,
Türk’e kırdıran Adam: İngiliz Rahip Dr. Robert Rew Frew ve Konya Delibaş Mehmet İysanı’ndaki
Rolü, Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı: 8, Konya, 1998.
Avanas, Ahmet; Milli Mücadele’de Konya, Ankara 1998. Beyşehirli Gazilerin Milli Mücadele Hatıraları,
Derleyenler:Hasan Karaca, Mehmet Koç, Konya 2000. Cebesoy, Ali Fuat; Milli Mücadele Hatıraları, Temel Yayınları,
İstanbul 2000. Erdeha, Kamil; Milli Mücadelede Vilayetler ve Valiler, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975. Esengin, Kenan;
Milli Mücadelede İç Ayaklanmalar, Ağrı yayınları, İstanbul 1975. İstiklal Harbinde İç
İsyanlar;Türk İstiklal Harbi, VI.Cilt, İstiklal Harbinde Ayaklanmalar, 1919-1921, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı,
Ankara 1974. Kansu, Mazhar Müfit; Atatürkle Beraber,I, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1988. Karabekir, Kazım; İstiklal
Harbimiz, İstanbul 1988. Karaca, Taha Niyazi; Milli Mücadelede Bozkır İsyanları, Erciyes Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Kıstıklı, Emine; “Milli Mücadele Başlangıcında, Mustafa
Kemal Paşa’nın Milli Hareketi, İttihat ve Terakki Faaliyetlerinden Uzak Tutma Teşebbüsleri”.
Atatürk Yolu, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Mayıs 1990, Cilt:2, Yıl:3, Sayı:5.
Okday, İsmail Hakkı; Yanya' dan Ankara'ya, İstanbul, 1975. Sarıhan, Zeki; Kurtuluş Savaşı
Günlüğü, 2, Öğretmen Dünyası Yayınları, Ankara 1984. Sonyel, Salahi R.; Kurtuluş Savaşı
Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisinin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995. Şimşir,
Bilal; İngiliz Belgelerinde Atatürk , I, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1992. Tansel, Selahattin; Mondros’tan
Mudanya’ya Kadar, II, MEB Yayını, Ankara 1978. Tunaya, Tarık Zafer; “Mütareke Döneminin Özellikleri
(1918-1922)”, Prof. Dr. Ümit Doğanay’ın Anısına Armağan 2, İ.Ü Siyasal Bilgiler
Fakültesi, İstanbul 1982. Tunaya, Tarık Zafer; Siyasal Partiler, I, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul
1988. Türkgeldi, Ali Fuat; Görüp-İşittiklerim, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1984.
|